Bir devlet mamülü olarak küreselleşme
Barnett ve arkadaşlarının -ABD Deniz Harp Akademisi ve Cantor Fitzgerald'ı da içine alan- çalışmalarının, 2000 öncesi ve sonrasında yapılan değerlendirmelerin, "gerçek küreselleşme"nin dinamiklerine (işgaller) ilişkin keşiflerin, şunu ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Sermaye birikiminin eşzamanlı çift yönlülüğü, aynı zamanda devletin ve "stratejik araştırmacı" sınıfı devlet memurlarının ev ödevidir.
Bir taraftan küreselleşme yönünde, sermaye birikiminin sürekliliğini sağlayacak şartların oluşturulması gerekiyor. Bu çerçevede hem iç pazar (emek, stratejik madde, dayanıklı-dayanıksız tüketim malları ve hizmet: tüm meta pazarları) merkezli sermaye gruplarının, hem de dış pazar merkezli grupların karşılaştığı sorunların bertaraf edilmesi gerekiyor.
Korumacı politikalardan vazgeçilemese de, bu politikaların günümüzde 1930'lara göre daha az zemine sahip olduğu, daha kısıtlı uygulanabileceği ortada. 1930'larda "1. Küreselleşme"nin son dalgalarına tutunmaya çalışan şirketlerden kat kat fazlası bugün "2. Küreselleşme"nin giderek büyüyen dalgalarının üzerinde sörf yapmanın tadını çıkarıyor. 1930'larda ancak bir dizi Amerikan şirketi (Ford, GM, Chrysler) küreselleşmenin "köle emeği" nimetinden yararlanıyordu. Bugün ise düşük maliyetli emek nimetinden yararlanmak için Asya, Latin Amerika, Doğu Avrupa ülkelerine koşan sermaye açısından alternatif bir birikim ve kârlılık fırsatı görülmüyor. Ne de 1930'larda bugünkü uluslararası mali esnekliğin, bu arada mesela offshore olanaklarının binde biri olduğu söylenebilir.
Ama korumacı ya da ulusalcı politikalar da, tümüyle rafa kaldırılmak bir yana, "gerçek küreselleşme"ye ulaşmada zorluklarla karşılaşıldığı ölçüde gündeme daha çok geliyor. 1930'ların "sistemik gerilimi"nin dünyadaki gelişmelere bir kez daha damgasını bastığını son beş yılda yaşananlara bakarak görebiliriz. Büyük Bunalım ölçeğinde bir uluslararası bunalım yaşanmıyor da olsa, dünya ticaretinde 1930'lardaki gibi bir çakılma yaşanmıyor da olsa..
Giderek yoğunlaşan korumacı politikaların seyrine bakalım; ama önce küreselleşme üzerine bir not:
Sermaye birikiminin sürekliliğini temsil eden bir devlet açısından küreselleşmenin analiz edilecek bir olgu değil, yön verilmesi gereken, belirli bir "kurallar seti" çerçevesinde yaratılması gereken bir mamül ("gerçek kürselleşme") olduğunu söyleyebiliriz. Barnett ve diğerlerinin büyük katkıda bulunduğu ideoloji geliştirme çalışmaları, sadece uygulamaları gerekçelendirici değil, ekonomik, politik ve askeri uygulamalara yön verici çalışmalardır. Korumacı politikalara göz attıktan sonra bunun örneklerine de bakacağız.
Korumacılığın yükselişi
ABD'de 1995 yılında 7.2 milyar doların biraz üstüne olan tarım sübvansiyonu 2003 yılında yaklaşık 16.5 milyar dolara ulaşmış durumda. 1995-2003 arası tarıma yönelik devlet sübvansiyonları toplam 131 milyar doların üzerinde. ABD'nin 2002'de sadece pamuktaki sübvansiyonu 3.4 milyar doları buluyor, ki bu tutar Afrika'nın güneyindeki ("sub-Saharan") ülkelere (Burkina Faso, Benin, Çad gibi ükelerde pamuk birinci ihraç malı) yönelik Amerikan dış yardımının iki katı.
Bu arada ABD'de sübvansiyonların kime ne yarar sağladığına bakıyoruz: Çiftliklerin yüzde 67'si, -yetiştirdikleri ürünler sübvanse edilen ürünlere dahil olmadığından- devlet sübvansiyonundan yararlanamıyor. Geriye kalan üçte birlik bölümün de yüzde 10'u (Amerikan çiftliklerinin yüzde 3.3'ü) ödemelerin yüzde 52'sini alıyor.
Tarım sübvansiyonları ABD'ye özgü değil. 2003 yılında AB'de tarım sübvansiyonu 30 milyar doları buluyor. AB içinde sübvansiyonların yüzde 40'ı doğrudan Brüksel tarafından ödenirken, çiftliklerin yüzde 2'si -aşağı yukarı ABD'deki dengesizliğe denk düşen bir biçimde- sübvansiyonların yüzde 24'ünü alıyor.
23 Mart 2005 tarihli bir Guardian haberine göre, İngiltere'deki yıllık 1.7 milyar sterlin tutarındaki tarım sübvansiyonundan sadece gıda girdileri devi Tate and Lyle (http://www.tateandlyle.co.uk) 120 milyon sterlin (yüzde 7) pay almış durumda. Aynı haberde, Avrupa Birliği'nin şekerde yüzde 300'lük sübvansiyon uyguladığı (1 euro'luk şekeri ihraç edebilmek için 3.30 euro sübvansiyon), şekerin bir pound'unun maliyetinin Avrupa'da 25 cent, Hindistan'da 8 cent, Malawi'de 5.5 cent olduğu da belirtiliyor.
Dünya çelik savaşındaki duruma daha önce bakmıştık. Kısaca hatırlatalım: Mart 2002'de ABD'de ithal çeliğe uygulanan gümrük tarifeleri yükseltiliyor. Dünya Ticaret Örgütü'nün ABD aleyhindeki kararının ardından Mayıs 2003'de tarifeler indiriliyor (aradan geçen sürede fiilen yüksek tarife uygulaması). Nisan 2005'de ise tarifelerin beş yıl daha korunmasına karar veriliyor.
Tekstilde 1 Ocak 2005 itibarıyla kotaların kaldırılmasından sonra ne oluyor?
ABD'de "The Committee for the Implementation of Textile Agreements" (CITA) 13 Mayıs 2005 tarihli açıklamasıyla, pamuklu gömlek ve bluz, pamuklu pantolon, pamuklu ve triko iç giyim kategorilerinde Çin'den yapılan ithalatın pazarda bozulmaya [disruption] yol açtığını ve söz konusu durumun bu ürünlerde ticaretin düzenli gelişimini tehdit ettiğini bildirdi. ABD Ticaret Bakanı Carlos Gutierrez bu açıklamanın ardından, "Ticaretin kotasız bir ortamda düzenli gelişimi için Çinlilerle görüşüp bir çözüm bulmaya çalışacağız" diyordu.
ABD'de çelik ve tekstil sektörlerine yönelik korumacılığın, imalatta birim emek maliyetlerinin giderek azaldığı bir süreçte (1990-2003) yoğunlaşıyor olması da dikkat çekici. ABD'de birim emek maliyetleri, 1979-2003 arasında yüzde 0.7'lik değişimle, Norveç (3.5), İngiltere (2.7), Almanya (2.6), İtalya (2.5), Japonya (2.3), Danimarka (2.2),Tayvan (2.1), Kanada (1.5) ve Hollanda'dan (1.3) daha az, İsveç (-0.5), Belçika (0.1) ve Fransa'dan (0.3) daha fazla artmış durumda. (6)
Korumacılık yükselirken "gerçek küreselleşme" yönünde neler yapılıyor?
"Dünya ticareti"ne takoz girişimleri
ABD Dışişleri Bakanı Condoleeza Rice 16 Mart 2005 günü Hindistan'da gazetecilere şöyle diyordu: "İran'la ilgili düşüncelerimiz ne zamandır gayet iyi biliniyor; İran'la Hindistan arasındaki doğal gaz boru hattı işbirliği konusundaki endişelerimizi Hindistan hükümetine ilettik."
Ama aynı günlerde Hindistan Dışişleri Bakanı Natwar Singh projeyle ilgili Amerikan itirazlarını red ediyor ve gazetecilere, boru hattının Hindistan'ın büyüyen enerji talebi açısından gerekli olduğunu söylüyordu. Singh bu arada Hindistan-İran ilişkilerindeki mevcut durumu savunmayı da ihmal etmiyordu: "İran'la herhangi bir sorunumuz yok."
Hindistan televizyonu NDTV'deki bir röportajda ise Rice, Washington'un, Hindistan'ın hızla artan enerji ihtiyacına cevap verecek çözümleri -askeri olmayan nükleer enerji de dahil- ele almaya istekli olduğunu söylüyordu.
Rice Hindistan'da ayrıca ABD ile Hindistan arasındaki F-16 görüşmelerini (2005-2010 arasında 126 yeni savaş uçağı almayı planlayan Hindistan'ın incelediği modeller arasında Fransız ve İsveç yapımı uçakların yanı sıra Amerikan yapımı F-16'lar da var) teyid etmişti. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Richard Boucher ise, Rice'ın Hindistan'ın ardından ziyaret ettiği İslamabad'da olası F-16 anlaşmasını bir de Pakistan'ın savunma ihtiyaçları açısından ele aldığını söylüyordu.
Hindistan ve İran tarafından geliştirilen 4 milyar dolarlık dev doğal gaz boru hattı projesi, "dünya ticaretini genişleterek, teşvik ederek yenilgiye uğratacağız" diyen Başkan Bush ya da "ülkeleri karşılıklı bağımlılıkla bütünleştiren bağlar"ın stratejik öneminden söz eden Dr. Barnett'in temsil ettiği devlet için neden engellenmesi gereken bir şeydir?
Hindistan-İran ticari ilişkilerine Washington'un yaklaşımı şunun ifadesidir: "Dünya ticaretinin bir bölümü, küreselleşmenin bir bölümü, zararlıdır."
Hemen şu sorular sorulursa sermaye birikiminin çok yönlülüğü ve bunun devletle olan ilişkisini anlama yolunda ilerleyebiliriz: Neden zararlıdır? Kim için zararlıdır? Ek olarak da şu soru: 1998'de nükleer silah denemeleri yapan iki ülkeye (Hindistan ve Pakistan) ABD tarafından yaptırım uygulanmasının ardından, Hindistan'a -ve bazı raporlara göre aynı zamanda Pakistan'a- satılması gündemde olan F-16'lar, kitle imha silahları mücadelesi ve küresel istikrar açısından ne ifade etmektedir?
Sırada, ABD'nin dünya ticaretine küresel egemenliğini tehdit eden zaman ve yerlerde takoz koyma girişimlerinden ve savaş tüccarlığından belki daha da vahim bir şey var.
"Dalgalı yuan" ısrarı
13 Mayıs 2005'de Reuters şu haberi geçti: "Pekin'in esnek kura geçmesini istediklerini açıkça ortaya koyduklarını söyleyen ABD Maliye Bakanı John Snow, Yuan'ın serbestçe alınıp satılması konusunda Çin'e bir kez daha baskı yaptı. Snow CNBC'deki röportajda, 'Şimdi zamanı ve harekete geçtiklerini görmek için sabırsızlanıyoruz' dedi. 'Bu o devleti ilgilendiren bir karar, ama şimdi harekete geçmelerini istediğimizi biliyorlar.'"
Snow, 26 Mayıs 2005'de ABD Senatosu Bankacılık Komitesi önünde verdiği ifadede ise, Çin'in bir sonraki Hazine raporu yayınlanmadan önce esnek kura geçmiş olmasını beklediğini söyleyerek bir tür iddiaya giriyordu: "Çin'in harekete geçtiğini göreceğiz -- ve beni bir kez daha buraya çağırmanız halinde, bu sözlerimi altı ay içinde yemek zorunda kalabilirim."
ABD'den gelen baskı karşısında Çin Uluslararası Ticareti Destekleme Konseyi yetkililerinden Yu Yianlong'un tepkisi ise şöyleydi: "Çin parasının değerini yükseltme zamanı gelmedi.."
Büyük çaplı ekonomik reformlar yapmaya devam ettiklerini belirten Yianlong şöyle de ekliyordu: "Fazla zorlamayın."
Eski maliye bakan yardımcısı Paul Craig Roberts'ın "yaşam standartları" öngörüsüyle birlikte ele aldığımızda ABD'nin "esnek Çin parası" ısrarında nasıl bir vahametin ipuçları vardır?
Roberts'ın öngörüsü, mevcut durumda değerinin altında olan yuanın çıpadan çıkarılması halinde ABD'nin Çin'den ithal ettiği ürünlerin bir anda el yakmaya başlayacağı öngörüsü ("Walmart'ta alışveriş yapmak, pahalı mağazalarda alışveriş yapmaya dönecek") dayanaksız bir öngörü müdür? Yoksa Roberts'ın öngörüsü dayanaklı ve isabetlidir de, kısa vadede yaşanacak fiyat artışları ve tüketici harcamalarının azalması olasılığı, uzun vadede yaşanabilecek başka gelişmelere göre daha mı az tehlikelidir? Ya da Amerikan devleti, Çin'den ithalatı ihracattaki artıştan kazanacaklarıyla (dalgalanan yuan'ın dolar'a karşı değer kazanması nedeniye) baskılamayı mı planlamaktadır; Amerikan ürünlerinin Çin ürünleri karşısında ucuzlaması ile ortaya çıkacak küresel rekabet avantajı ile?
Öte yandan Barnett'ın "Dünya Ticaret Örgütü'nün ilkeleri çerçevesinde kapılarını açtığında Çin iç pazarı ihracatımız açısından en büyük fırsat olabilir" öngörüsü neye dayanmaktadır? Öngörü, Mayıs 2003'de yapılmıştır. ABD-Çin ticaretinde durum ne?
- Çin, 2003 yılında ihracatının yüzde 21'ini ABD'ye, ithalatının yüzde 8.2'sini ABD'den yapmış (2004 itibarıyla Çin'in toplam ihracatı tahmini 583 milyar dolar, ithalatı 552 milyar dolar).
- ABD'nin 2003 yılı ihracatında Çin'in kayda değer bir yeri yok. Almanya'nın Yüzde 4'le beşinci sırada yer aldığı ilk beş içinde Çin yok. ABD ithalatının yüzde 12.5'ini ise ikinci sıradaki Çin'den yapmış (2004 itibarıyla ABD'nin toplam ihracatı tahmini 795 milyar dolar, ithalatı 1 trilyon 476 milyar dolar).
"Onların kaybedeceği şeyler daha fazla"
ABD'nin yuan'ın dalgalanmaya bırakılması ile ne tür bir kazancı olabileceği üzerine birkaç şey söylemeden önce, sırada Çin-ABD ilişkilerinin ele alınışı hakkında ipucu verebilecek bir başka değerlendirme..
Reuters tarafından gene 13 Mayıs 2005 günü geçilen haberde, ABD'nin Asya ticaret temsilcisi yardımcısı Charles Freeman'ın şöyle dediği bildiriliyordu: "Çin'in ABD'ye ihracatı gayrisafi milli hasılasının yüzde 10'u. Bu kadar büyük bir tutarın kaybedilmesi göze alınamaz."
Freeman ABD Temsilciler Meclisi'nde yaptığı konuşmada özetle, iki ülke arasında bir ticaret savaşı çıkması ve ve Çin'in ABD'ye ihracatına sınırlamalar getirilmesi halinde Çin'in "kaybedecek çok şeyi olduğu"nu söylüyordu.
Bu konuşmaya vesile olan şey, Çin'de bilgisayar yazılımı ithalatını zorlaştırarak yerli yazılım sektörünün gelişimini destekleyen bir kanun tasarısı hazırlanmış olmasıydı.
Freeman, bu tür davranışların "Çin ürünleri için açık pazarları savunmalarını çok zorlaştırdığını" belirtiyordu. Bir Temsilciler Meclisi üyesi, Virginia'dan Cumhuriyetçi Tom Davis ise, tasarının kanunlaşması halinde Çin'in bunun bedelini ödeyeceğini söylüyordu. "Burada böyle oturup yumruklanan bir kum torbası olabileceğimizi sanmıyorum" diyordu Davis. "Çin'le bir ticaret savaşına girersek onların kaybedeceği çok daha fazla şey var."
Freeman ile Davis'in yaklaşımı da kulandıkları sözcükler de, meselelere ortalama Amerikan vatandaşından farklı bir açıdan bakmadıklarını ya da şu tarihsel anda bakmamayı tercih ettiklerini gösteriyor. Yalaşık iki yıl önce 15 Haziran 2003'de Independent gazetesinin Web sitesinde tartışma bölümüne "VTRC2001" kod adlı öfkeli Amerikan vatandaşı tarafından yazılanlar dikkatimizi çekmişti. O günlerde mesele, Irak işgalini desteklemeyen Avrupa'ydı:
"Avrupalıların büyük düşünürler olduğu ne zaman görülmüş ki? Amerika Birleşik Devletleri'nin fazla bir şey imal etmediğini, bizim bir tüketim toplumu olduğumuzu, Amerikan ekonomik faaliyetlerinin yüzde 66'sının harcama olduğunu, Avrupa'nın çoğunluğunun ise imalatçı olduğunu unuttular. Biz dünyanın müşterileriyiz ve eğer dünya en iyi müşterisini dışarıda bırakmak istiyorsa o halde onlara [bu niyetlerinin bedelini] ödetmenin zamanı geldi demektir. Avrupalılar mallarımızı boykot ederek canımızı yakamazlar, çünkü fazla bir şey imal etmiyoruz. Ama biz, 6.5 trilyon dolarlık Amerikan pazarından çıkarıp atarak onların ekonomilerini ölüm yolculuğuna gönderebiliriz.."
Çin-Walmart-ABD ilişkisi
Ticaret savaşının başlaması halinde kimin ne kaybedeceğine ya da malları Amerikan pazarından çıkarılıp atıldığında hangi ekonomilerin ölüm yolculuğuna gönderileceğine bir de dünya perakende devi Walmart açısından bakalım.
Forbes'un "en zenginler" listesinde beş Walton'un (Alice L., Helen R., Jim C., John T., S. Robson) 18'er milyar dolarlık kişisel servetleriyle dördüncü sıraya demir atmasında, Walton ailesinin Walmart'ının Fortune'un "en büyük şirketler" listesinde birinci sıraya kazık çakmasında, Walmart'ın rakiplerini köşeye sıkıştıran ucuz Çin emeği kritik bir rol oynamaktadır.
Aslında Walmart-Çin ilişkisinde "polikonomist" Jude Wanniski'nin ideal modelini görebiliriz: Paranın değerinin sabit kaldığı, birbirlerine mallarını satan "fırıncı Smith" ile "şarapçı Jones"un paradaki değer değişimlerinden etkilenmediği model. Bu modelin gerçek olabilmesini yeniden altına çıpalanmış bir dolar değilse de, dolara çıpalanmış yuan sağlamaktadır.
Öte yandan Walmart-Çin ilişkisi, ABD Merkez Bankası Başkanı Alan Greenspan'ın "esneklik paradigması"na da uygun değil midir:
"ABDyi oluşturan farklı eyaletler arasındaki ticaret ve finans açısından son iki yüzyılın deneyimleri bu esneklik paradigmasına yaklaşıyor; özellikle, eyaletler arasındaki kurlar sabit olduğu ve dolayısıyla bir ayarlama mekanizmasının parçası olamayacağı için. Elimizde farklı eyaletler arasındaki işlemler hakkında yeterli veri bulunmasa da, belirli olaylar, yıllar boyunca açık dengesizliklerin eyaletler arasında ödeme dengesi krizleri yaşanmadan çözümlendiğini gösteriyor.." (7)
Ama işte sabit kurlara karşın farklı pazarları (emek, stratejik mallar ve meta pazarları) temel alan Çin ve ABD arasında ödeme dengesi krizleri, değil yaşanmadan atlatılmak, şu anda rekorları zorlamaktadır. Başka bir deyişle, Greenspan'ın "esneklik paradigması"nın "küresel dengeyi sağlaması" tezi açısından da, Wanniski'nin sabit kurun girişimciyi ödüllendireceği tezi açısından da bir sorun olduğunu Çin-Walmart-ABD ilişkisi göstermektedir.
Şöyle de denebilir: Devletin ve "stratejik araştırmacı" sınıfı devlet memurlarının ev ödevi olan çift yönlü sermaye birikimi, sadece mikroekonomik değil, "efektif talep"i, kur oranlarını, istihdamı, fiyatları etkilediği için aynı zamanda makroekonomik bir gelişmedir. Walmart'ın mağazalarını Çin'de üretilmiş mallarla doldurması, ABD'deki üretim sektörü yatırımlarını ve istihdamı (olumsuz), fiyatları (olumlu), tüketici harcamalarını (olumlu) etkilerken, Çin, Walmart yatırımlarını ucuz emeğe ek olarak dolara çıpalanmış bir yuanla teşvik etmektedir.
Ev ödevini yapan Amerikan devletinin Çin devletine yönelik "yuan'ı bırakın dalgalansın" baskısının, dünya ticaretine takoz koyma ve savaş tacirliği yapmadan daha da vahim olması, üretim sektörü yatırımları ve istihdamdaki gerilemenin (en azından durgunluğun), dünya ticaretinde her an biraz daha gerilemenin, göreceli ucuzluk ve yüksek tüketime rağmen göze alınamaz hale geldiğini göstermesinden, en azından buna ilişkin ipuçları sunmasındandır.
Ama doların küresel para olarak rakipsiz konumu devam ediyor olsa, ABD'nin ticaret açığı yabancılar tarafından eskisi gibi finanse edilecek olsa bütün bunlar Amerikan devleti tarafından belki gene de göze alınabilirdi.
Dünyanın bir dolar gezegeni olmaktan çıkması ve euro'nun bir diğer küresel değişim aracı olarak giderek öne çıkması, Amerikan devletinin Çin'le ilgili sabırsızlığını -hatta buna panik de diyebiliriz- herhalde yoğunlaştırmaktadır.
(6) İmalatta birim emek maliyeti yıllık ortalama değişim oranları (ABD Doları temelinde)
...........1979-1990.....1990-1995.....1995-2000.....2000-2003
ABD..........2.5..............-0.2..............-0.9...............-1.0
Kanada.....4.7.............-3.2..............-2.2.................4.0
Japonya.....4.6.............9.4..............-5.7................-3.8
Kore...........-................6.7..............-9.5................-0.3
Tayvan......8.4..............2.2..............-5.1................-7.2
Belçika.......0.6..............3.3.............-8.4.................8.2
Danimarka..4.1.............2.3..............-5.8.................9.7
Fransa........2.1..............1.7.............-8.9................7.8
Almanya *...4.5.............5.6..............-7.2................7.7
İtalya.........5.7............-3.5..............-3.2................11.2
Hollanda.....1.5.............3.6..............-6.9...............11.5
Norveç........4.9.............2.6..............-2.7...............11.0
İsveç..........3.4............-5.2..............-6.7...............4.4
İngiltere.....4.5............-0.5...............1.3................4.1
* 1991 öncesi veriler Batı Almanya'ya ait
Kaynak: ABD Çalışma Bakanlığı, Emek İstatistikleri Bürosu, "International Comparisons of Manufacturing Productivity and Unit Labor Cost Trends, Revised Data for 2003", 24 Şubat 2005
(7) İnsanın "keşke ABD Çin'in ya da Çin ABD'nin eyaleti olaydı" diyesi geliyor. "O zaman eyaletler arası etkileşimle -biraz iç göç, biraz rekabet, biraz yasama, yargı falan- Çin'deki emek maliyetleri ABD'deki maliyetlere ya da ABD'deki maliyetler Çin'deki maliyetlere eşitlenir, sorun halledilirdi.." Tek bir sorun var: O zaman Walmart'ın durumu ne olurdu? Alımda kullandığı parayla satışta kullandığı paranın değeri simetrik artıp azalan (yuan-dolar), bu yüzden kur farkı riskine maruz kalmayan, böyle bir riski hedge'leme maliyetlerine katlanmak zorunda kalmayan, üstelik hep çok ucuza alan Walmart'ın pazar hakimiyeti, yüksek kârlılığı, hızlı sermaye birikimi?
 |
 |