Fransa'daki AB Anayasası referandumunun ardından Türkiye'de yapılan yorumlarda bazı şeylerin altı çizildi:
- Taha Akyol (Milliyet): Fransızların güçlü devletçilik alışkanlıkları; ABD'nin sermayesi ve Çin'in ucuz emeğiyle rekabet edememe korkusu
- Gazi Erçel (Sabah): Fransızların küreselleşme ile gelen değişimi istemediği; AB'nin Avrupa'daki insanları bir çatı altında birleştirme şeklindeki kuruluş amacını unuttukları
- İsmet Berkan (Radikal): Referandum sonucunun, Avrupa'nın ulus devletten hiçbir zaman vazgeçmeyeceğinin ve "ortak Avrupa değerleri" diye karmaşık bir sistemin tarih boyunca hiçbir zaman olmayacağının bir işareti olduğu
- Murat Belge (Radikal): Fransa'nın sağı kadar solunda da etkili olan Fransa'ya özgü milliyetçiliğin, Fransa'nın kendini kendinden büyük bir toplumsallık biçimiyle özdeşleştirmesi aşamasında, alışılageldik mekanizmaya özgü bir refleks verdiği ve bu adımı atmayı reddettiği; ulus-devletin mucidi olan Avrupa'nın, ulus-devletten vazgeçmesinin kolay olmadığı
- Hasan Cemal (Milliyet): Fransız soluyla Türk solunun birbirine benzediği; tepeden inmecilik, ekonomide devletçilik, devlet idaresinde merkeziyetçilik, ulusal egemenlik alanındaki aşırı titizlik gibi konularda Türk solunun belki en çok Fransız solundan esinlendiği
- Ertuğrul Özkök (Hürriyet): Fransa'nın her geçen gün rekabet gücünü kaybettiği; aynı anda hem Ulusal Cephe'nin hem de komünistlerin korumacı sosyal politikalara dönülmesini istediği; Fransa'nın 20'nci yüzyılın ilk yarısına ait politikalar izlediği; "alafranga kızıl elmacılar"ın "ulusal egemenlik" kavramını kullandığı ve "devletler üstü devlet" kavramına karşı çıktığı
- Çetin Altan (Milliyet): Modern teknolojilerin dünyanın eski politik yapılarıyla ulus devlet modelini nasıl değiştirmekte olduğunu Fransa'nın yarısının anlayamadığı; buna karşılık bilimsellik kazanmaya başlayan evrensel ve saydam bir ekonominin yerel politikacıların kendi belalı çıkarlarına dönük tatavalarıyla kösteklenmek istemediği
- Çetin Altan (aynı makale): Eskiden işçi sınıfını sömürmekten kâr sağlayan kapitalizmin işçi sınıfının yerine modern teknolojinin yeni olanaklarını oturtarak üretimini artırdıkça pazarlarını genişletmek ve yoksulların da zenginleşerek müşteri sayısını çoğaltmasını istediği; yerel politikaların ise dünyadaki 4 milyarlık müşteri potansiyelinin yoksulluktan kurtulmasını engellediği; şimdi Fransa'nın da değişimcilik dönemini yitirip statükoculuk bataklığına saplandığı
- Cengiz Aktar (bianet.org): ABD'nin hiçbir zaman güçlü siyasi bir Avrupa istemediği; referandum sonrasında ABD ve Rusya'nın zil takmış oynuyor olabileceği; Avrupalıların, özelinde Fransızların her şeyden korktuğu; en kötüsü de başarıdan korktuğu
- Mehmet Altan (gazetem.net): Fransa'nın çağ değişimine en çok zorlanan AB üyesi ülke görünümünde olduğu; teknolojik olarak gerekli zıplamayı yapamadığı, Jakoben köklerinden kopamadığı; hükümetin dönüşüm arzusunun toplum tarafından şiddetle reddedildiği
- Ahmet Altan (gazetem.net): Fransızların yirminci yüzyıla sanayi devriminin parlak öncüsü olarak girip, aynı yüzyıldan bilgi çağının köylüsü olarak çıktığı; en övündükleri yerlerinden, zekalarından ve yaratıcılıklarından vuruldukları; buharlı makinelerin yarattığı değişimden "ulus devlet" modelini çıkaranların, bilgisayarların yarattığı değişimden de "ulussuz" bir modelin çıktığını anlayamadığı; uzay yarışının yarattığı yeni teknolojinin oluşturduğu yeni toplumu kavrayamadıkları, eski sınıfların kaybolduğunu, üretim biçiminin değiştiğini kabullenemedikleri; yirminci yüzyılın, "köylü, işçi, burjuva" üçgeninin içinde kaldıkları; bu üçlünün arasındaki dengeyi sağlayacak, adaletsizlikleri önleyecek, haksızlığa uğrayanlara biraz para aktaracak şey olarak devletin kutsandığı
- Hadi Uluengin (Hürriyet): Chirac'ın en affedilemeyecek birinci hatasının, ortada fol yok yumurta yokken AB Anayasası için referanduma gitmek olduğu; "halkoylaması, eşittir demokrasi" formülünün naif bir formül olduğu ve bu formülün geçerliliğinin olmadığı
- Hadi Uluengin, (aynı makale): Her olumsuzluğu "AB'nin kabahati" diye sırtından atan, fakat pozitif gelişmeleri nalıncı keseri gibi kendine yontarak "sayemde" diyen "taşra eşrafı" kimlikli siyaset sınıfının, "sağ"ı ve "sol"uyla bir bütün olarak krizde sorumluluk taşıdığı
- Ercan Kumcu (Hürriyet): Kalıcı çözümün Avrupa'da da mali politikalardan (fiskal disiplin) ve yapısal reformlardan geçtiği; Türkiye'de ekonomik programa sadık kalınıp ileriye dönük beklentiler olumlu tutulabildiği sürece, Amerikan Doları'na karşı değer kaybeden Euro ile beraber TL'nin reel değerlenmesinin daha derin olabileceği
Fransa hakkında rivayetler
Bu saptamalarda bir taraftan kritik düşünce zaafları vardı. Mesela Çetin Altan, teknolojinin zihinsel ve bedensel emeğin ürünü olmadığını ya da tarihin belirli bir anında, artık emekten bağımsız olarak sürekli kendini geliştirecek bir "teknolojilerin anası"na ulaşıldığını varsayıyor gibiydi.. Kâr da herhalde, üretmeyen ve ücret almayan, yan gelip yatan ama arada bir başlarına gökten banknot yağan "müşteriler"e yapılan satışlardan sağlanıyordu.
Diğer taraftan, düşünce sahibine eksenini, dengesini kaybettirecek salvolara da rastlanıyordu. Mesela "alafranga kızıl elmacılar"ın "devletler üstü devlet" kavramına karşı çıktığını söyleyen Özkök, ya "devletler üstü devlet" kavramına yakınlık duyuyor olmalıydı ("kızıl elmacılar"ı bu çerçevede eleştirdiğine göre) ya da kendisi de en azından kısmen "kızıl elmacı"ydı ve düşünce akışında yolunu kaybetmişti.
Saptamalar arasında ilginç keşifler de vardı. Hasan Cemal, Fransız solunun "tepeden inmecilik" ve "devlet idaresinde merkeziyetçilik" karakteristiklerinden bahsediyordu. O halde, "devlet idaresi"ne yön veren tarihî bir ademi merkeziyetçilik uygulaması olan referandum, bu tepeden inmeci sola rağmen tek başına Fransız sağının eseri olmalıydı. Politik geleneklere bakıldığında, son büyük savaşta özgürlük mücadelesinin ana dinamiğini oluşturan komünistler, bu mücadelede tek tek, bireysel kararlarla değil, tepeden inmeci bir biçimde ölüme meydan okumuş olmalıydı. Komünistlerin örgütlediği emek hareketi de herhalde tepeden inmeciliğin bir tezahürüydü. Bu ölüme meydan okumalar ve üretimin her alanında örgütlenmelerin kaynağı olan, ana hedefi devleti ortadan kaldırmak olan Fransız komünistleriyle Türkiye devletinin kurucu ve demirbaş partisi CHP ya da asker şakşakçısı İP arasındaki gizli paralelliği keşfetmek de Cemal'e nasip olmuştu.
Ama bu düşünce zaaflarının, eksensizliklerin, keşif görünümlü tahrifatların ötesinde, birkaç farklı yaklaşım haricinde (Sabah'ta Umur Talu, Radikal'de Nuray Mert gibi) neredeyse tüm basına hakim olan tepkilerde birkaç ortak tema öne çıkıyordu: (1)
- Fransa, çağın gerisinde kalmıştı: Ekonomik, teknolojik ve politik olarak.
- Fransa, rekabet gücünden yoksundu ve küreselleşmeden korkuyordu.
- Referandumda "hayır" diyenler, devletçiliği, ulusalcılığı, korumacılığı ve statükoculuğu temsil ediyordu.
Ortaya atılan bu temalar ne kadar temellidir? Fransa'daki referandumdan "evet" sonucu çıkmış olsa aynı temalar ortaya atılır mıydı? Başta Almanya ve Japonya olmak üzere birçok ülkede yaşanan ekonomik durgunluğu aşamayan, işsizlik oranı yüzde 10 civarında Fransa, küresel ekonomiye entegre olamamış, çağa ayak uyduramayan, rekabet gücünden yoksun bir ülke midir? Fransa'nın bu açılardan ABD ve İngiltere ile karşılaştırıldığı düşünülürse, ABD'yle İngiltere ulusalcılığı, korumacılığı, devletçiliği geride bırakıp başka ufuklara yelken açmıştır da, Fransa mı yerinde çakılıp kalmıştır?
Ortaya atılan temaları ya da iddiaları önce tek bir veri ile birlikte ele alalım:
Kapitalist küreselleşmenin temel dinamiklerinden biri olan doğrudan yabancı yatırımlarda 1996-2000 arasında Fransa merkezli sermaye, Belçika ve Lüksemburg ile birlikte yüzde 21'lik bir payla küreselleşme yönündeki en büyük itici gücü oluşturmuştur. Bu beş yıllık dönemde yeni yatırımların yüzde 17'si ABD, yüzde 16'sı ise İngiltere merkezli sermayeden kaynaklanmıştır.
Bir başka veri, Fransız ekonomisinin yapısal olarak çağın gerisinde kalıp kalmadığı üzerine fikir verebilir. 2001 yılı itibarıyla üç ülkede katma değer payı açısından sektörel yapıda çarpıcı bir paralellik olduğu görülüyor. Endüstrinin payı Fransa'da yüzde 24.8, İngiltere'de 26.5, ABD'de 25.6, hizmet sektörünün payı sırasıyla 72.4, 72.6 ve 74.6.
2000 itibarıyla Araştırma-Geliştirme harcamalarının gayrisafi milli hasıla içindeki payı açısından durum şöyle: ABD'de yüzde 2.69 (2000 yılı), Fransa'da 2.15 (2000), İngiltere 1.87 (1999). (2)
55 yıllık süreçte gerileyen ABD
Bu noktada çerçeveyi genişletelim ve Fransa'nın gerisinde kaldığı, ABD'nin ise öncüsü olduğu iddia edilen kapitalist küreselleşme sürecinde (2. Dünya Savaşı sonrası) ortaya çıkan trendlere bakalım. (3)
- 1950'de dünya gayrisafi hasılasının yarısını sağlayan ABD'nin 2003 itibarıyla payı yüzde 21'e düşüyor. 1950'de dünya endüstri üretiminin yüzde 60'ını sağlayan ABD'nin payı 1999'da yüzde 25'e düşüyor.
- Dünya ekonomisinin en hızlı büyüyen bölümünü oluşturan ticari hizmetlerde 2001 itibarıyla ABD'nin payı yüzde 24, AB'nin payı yüzde 23 (AB üyesi ülkeler arası alışveriş dahil edilirse AB'nin payı yüzde 40).
- 2002'de ana sektörlerin çoğunda ABD dışı şirketlerin egemenliği var. En büyük 10 elektronik ve elektirikli cihaz üreticisi şirketin dokuzu, en büyük 10 motorlu taşıt ve elektrik-gaz hizmeti üreticisi şirketin sekizi, en büyük 10 petrol arıtıcısı şirketin yedisi, en büyük 10 telekomünikasyon şirketinin altısı, en büyük yedi havayolunun dördü, en büyük 25 bankanın 19'u ABD dışı şirketler.
- 2000'de, sahip olduğu yabancı varlıklar açısından dünyanın en büyük 100 şirketinin 40'ı Almanya, Fransa, İngiltere ve Hollanda merkezli şirketler, 23'ü Amerikan şirketi, 16'sı Japon şirketi.
- 1990'larda dünyanın en büyük 100 uluslararası şirketinin dış satışlarında ABD merkezli şirketlerin payı yüzde 30'dan yüzde 25'e düşerken AB merkezli şirketlerin payı yüzde 41'den yüzde 46'ya çıkıyor.
- 1960'da dünyadaki doğrudan yatırımların yüzde 47'si Amerikan şirketlerinden kaynaklanırken, 2001'de doğrudan yatırımlarda Amerikan şirketlerinin payı yüzde 21.
- 1987-2001 arasında sınır ötesi birleşme ve satın alma gerçekleştiren en büyük 20 şirketten sadece ikisi ABD merkezli (General Electric ve Citigroup); bu iki şirketin payı 20 şirketin toplam birleşme-satın alma işlemlerindeki payı yüzde 5.
- ABD'nin 78 yıl sonra mal ticaretinde ilk kez açık verdiği 1971'den sonra mal ithalatı ihracattan, 1973 ve 1975 yılları dışında, hep daha fazla oluyor. ABD'nin mal ticareti açığı, yabancılara satılan hizmetler (mali hizmetler, sigorta hizmetleri, telekomünikasyon, reklamcılık, vs.) ve yatırım gelirleriyle (kâr, temettü, faiz, isim ve telif hakları) ödenemeyecek kadar büyüyor. 1895'den 1977'ye kadar neredeyse kesintisiz biçimde fazla veren ABD cari işlemleri (mal ve hizmet bilançoları toplamı artı net dış yatırım kârları) hızla geriliyor.
- 1990'dan itibaren dış yatırım gelirlerindeki artı bakiye azalıyor, çünkü yabancıların ABD'deki yatırımları ABD'nin yabancı ülkelerdeki yatırımlarından daha hızlı büyüyor. 2002'de bilanço eksiye dönüyor. Bu tarihten sonra ABD'deki yabancı yatırımların geliri ABD merkezli şirketlerin yabancı ülkelerdeki yatırımlarının gelirini aşmaya başlıyor.
- 2003 ortası itibarıyla ABD Hazinesi'nin pazarlanabilir borcunun yüzde 41'i, tüm Amerikan şirket tahvillerinin yüzde 24'ü, tüm ABD şirket hisselerinin yüzde 13'ü yabancıların elinde bulunuyor.
Kim daha küreselleşmeci?
ABD Ticaret Bakanlığı Ekonomik Analiz Bürosu verileriyle bir de ABD açısından net uluslararası yatırım pozisyonuna bakalım.
1976'da ABD'nin sahip olduğu yabancı varlıklar 456,964 milyon dolar, yabancıların sahip olduğu ABD varlıkları 292,132 milyon dolar. 1986'da bu, sırasıyla 1,469,396 dolar ve 1,505,605 dolar oluyor; yani ilk kez yabancıların sahip olduğu ABD varlıkları, ABD'nin sahip olduğu yabancı varlıkları geçiyor. 2003'de ise ABD'nin sahip olduğu yabancı varlıklar 7,202,692 milyon dolar, yabancıların sahip olduğu ABD varlıkları 9,633,374 milyon dolar. 27 yılda yabancılar, "ulusalcılığın ötesine geçme"de ABD'ye 2.4 trilyon doların üzerinde fark atıyor.
İlginç bir bilgiye de, doğrudan yabancı yatımlarının toplam yabancı varlıklara oranına bakıldığında ulaşılabilir. Özel varlıklar, doğrudan yabancı yatırımların yanı sıra, hisse, tahvil ve bonoları, merkez bankası varlıklarını (altın döviz), merkez bankası harici devlet varlıklarını, vs. kapsıyor. Doğrudan yabancı yatırımlar ise, yabancı bir şirket tarafından -bir ülkedeki falanca şirketin hisselerini ya da bir devletin borcunu satın almaktan farklı olarak- üretken varlıklara yapılan yatırım olduğu için, bu yatırımların toplam özel varlıklar içindeki payının seyri, küreselleşmenin dinamikleri açısından değerli ipuçları verebilir.
1976'da ABD merkezli şirketlerin doğrudan yabancı yatımlarının ABD'nin sahip olduğu toplam yabancı varlıklara oranı yüzde 60.4 (mevcut maliyetler üzerinden). 1986'da bu oran yüzde 32.7, 2003'de ise yüzde 29.8 oluyor. Yani ABD'nin sahip olduğu yabancı varlıklar içinde doğrudan yabancı yatırımların payı 27 yılda yarı yarıya azalıyor.
Bu süreçte yabancıların sahip olduğu ABD varlıkları içinde doğrudan yatırımların payı da azalıyor, ama aynı oranda değil: 1976'da yüzde 25.3'den (mevcut maliyetler üzerinden) 1986'da yüzde 22.5'e, 2003'de yüzde 19'a.
Bu veriler, yukarıdakilerle birlikte, kapitalist küreselleşme sürecinde asıl erozyona uğrayan şeyin ABD'nin temsil ettiği dinamik ve öncülük olduğunu ortaya koyuyor.
AB'nin kurucu üyesi ve beş küsur yıldır ulusal para yerine uluslararası para kullanan bir ülke olarak Fransa'nın küreselleşmeci bir modele (ABD) karşı ulusalcı, statükocu modeli temsil ettiğini söylemek oldukça tuhaf.
Farklılıklar, onca köşe yazarını bu kadar kızdıran farklılıklar kapitalist küreselleşme sürecindeki konumdan başka yerlerde olsa gerek. Köşe yazarlarını kızdıran şeyler, ulusalcılık, devletçilik, korumacılık ya da statükoculuk gibi şeyler değil, Fransa'da yaşanan başka şeyler, Fransız halkının ortaya koyduğu başka özellikler olsa gerek.
Yazarların savunduğu, ABD modelinde cisimleşen ve Avrupa'ya bir an önce model almasını önerdikleri şey de, küreselleşmecilik, liberallik, vs. değil, başka bir şey olsa gerek.
Farklılıklar nerede? Yazarları kızdıran ve herkesin model almasını istedikleri ne?
"Tuzu kuru, şımarık muslukçu"
Kızdıran farklılığa ilişkin ipuçlarını Hadi Uluengin'in 1 Haziran tarihli Hürriyet'teki makalesinde bulabiliriz.
Uluengin makalenin girişinde "conta değiştiren, kubur açan muslukçular"dan söz ediyor, sonra bunu Fransa'daki referanduma, referandum öncesi kampanyaya şöyle bağlıyordu:
"Kampanya teması bir 'muslukçu meselesi' (!) etrafında dönüp gitti. Diğer bir deyişle, altıgen ülke ahalisinin böylesine şımarık, böylesine bencil, böylesine ahmak bir tutum takınması metaforik olarak, 'kuburu kim açacak' sorusunda düğümlendi."
Uluengin'in sözünü ettiği tema, AB'de -kendi deyişiyle- "hizmetlerin serbestileşmesi" meselesiydi:
"Burada düğümlendi, çünkü geçen Brüksel Komisyonu'nun sorumlularından Fritz Bolkestein görevi başındayken hep, AB içinde 'hizmetlerin serbestileşmesi'ni savunuyordu. Gerekliliği vurgulamak için de bizzat kendisinin yaşadığı bir olayı örnek vermişti. Aslen Hollandalı olan Bolkestein'in Kuzey Fransa taraflarında bir yazlık evi varmış. Banyo tesisatı su kaçırınca da fellik fellik tamirci aramış ama, tek bir tane bulamamış. Dolayısıyla da, adamcağız gaflete düşüp, 'Polonyalı muslukçular bu işi seve seve yaptığına göre, neden hizmet sektörü sırf yerlilerin tekeline bırakılsın' demişti. Doğrudur ve burasını ben ekliyorum, hem Fransa'da, hem de 'tuzu kuru' tüm civar ülkelerde muslukçuların burnu pek büyüktür. 'Küçük işler'e (!) tenezzül buyurmazlar. Kazaen kubur mu tıkandı, yandı gülüm keten helva ve de eyvahlar olsun! Günler boyu yalvaracaksınız da, keyfine uyarsa bir Mösyö Paşa yarım yamalak conta takacak ve fahiş faturayı önünüze atacak. İnsaf, elmas yontmuş kuyumcu musun be adam? Ve tabii, af buyurun, o saate kadar bu tuvalette def-i hacet edilemiyor. Dolayısıyla da insanlar, son derece işinin ehli olan ve gayet ehven fiyat isteyen, ama yasak addedildiği için gizli çalışmak zorunda kalan Polonya muhaciri ustalara başvuruyorlar. İşte, Fritz Bolkestein'in 'hizmet serbestisi' tasarısı bu nesnel gerçeği yansıtıyordu."
Uluengin'in demek istediği şuydu: Fransız halkı, Polonya ya da bir başka ülke halkının emek rekabetini yasallaştıracak AB düzenlemelerine karşı gardını almış, bu pozisyonu referandumdan çıkan "hayır"da ifadesini bulmuştu:
"Sağcı-solcu tüm Paris 'ulusalcılar'ı AB Anayasası'na 'hayır' kampanyasını 'Polonyalı muslukçu istemezük' teması üzerine inşa ettiler. 'İnayetli devlet' lüksünün sefasını süren Fransız benciller, zat-ı devletlûlarının kubur temizlemeye tenezzül buyurmadığı yetmezmiş gibi, bunun yapılmasını da engellediler. Hey 'muslukçuuu', gözünü seveyim yetiş, Avrupa'yı şımarık pisliği götürüyor.."
"Kalıcı çözümün yapısal reformlardan geçtiği" (Ercan Kumcu), "Fransa'nın her geçen gün rekabet gücünü kaybettiği" ve hem sağ hem de solun "korumacı sosyal politikalara dönülmesini istediği" (Ertuğrul Özkök) ya da "Fransızların ucuz emekle rekabet edememekten korktuğu" (Taha Akyol) türünden saptamaları Uluengin, "muslukçu" örneğiyle gayet somutlaştırıyordu.
Ayrıca "Fransız benciller" sadece ulusalcı ve korumacı değil, aynı zamanda devletçiydi, çünkü "'inayetli devlet' lüksünün sefasını sürmek", sürmeye devam etmek istiyorlardı.
(1) 31 Mayıs tarihli Sabah gazetesinde Umur Talu'nun makalesinden:
"'Sol' un tabanı' sayılan ücretlilerde, işçilerde yüzde 79, memurlarda yüzde 67'lik bir 'Hayır' oranına ulaşıldığı sanılıyor. Nitekim, 'Hayır' bu kesimlerde şöyle ifade edildi hep: 'Liberal Anayasa' ya Hayır'. Yani, 'kazanan sınıflar'ın, güçlülerin, küresel piyasalara ve düzenlemelere hakim olanların anayasası diye nitelenen, kendilerine 'Fransız kaldığını' düşündükleri bir şeye hayır dediler..
"İnsanları, aileleri, güçsüzleri, yoksunları, yoksulları, işsiz kalmaktan korkanları ve işsiz kalmaktan bunalanları, küçükleri, mütevazıları, belki 'çağı yakalayamayanlar'ı ihmal eden... Onları tedirgin eden... Onları güvensiz kılan... Onları hükmen yenik ilan eden... Değersiz olduklarını fısıldayan yahut haykıran... Sosyal dayanışma modellerini demode ve yük gören... Bireyselliği, yırtmayı, şiddetli rekabetle itişip kakışmayı, yoldan çıkarmayı kutsayan... Demokrasi ve cumhuriyetin, adalet, eşitlik gibi vaatlerini pek takmayan... Küresel iktidarlar adına yerel, bölgesel, ulusal yetimler, kimsesizler, terk edilmişler, kaybedenler yaratan ve çoğaltan bir 'Liberal humma'nın kendisiyle de yüzleşme anı bu."
Nuray Mert'in makalesi
(2) Bu veriler, ABD'deki AR-GE harcamaları içindeki askeri harcamaların payı ile birlikte ele alınmalı. 1999 yılında ABD'de askeri AR-GE harcamaları GSMH'nın yüzde 0.45'ini, İngiltere'de yüzde 0.26'sını, Fransa'da ise yüzde 0.22'sini oluşturuyordu. Toplam askeri harcamaların GSMH içindeki payı ise ABD'de 1999'daki yüzde 3'den 2000'de yüzde 3.1'e, 2002'de ise 3.4'e çıkıyor. Toplam askeri harcamaların GSMH içindeki payı Fransa'da ise 1999'daki yüzde 2.7'den 2000'de 2.6'ya, 2002'de yüzde 2.5'e düşüyor. Askeri harcamaların payı İngiltere'de 1999 ve 2000'deki yüzde 2.5'den 2002'de yüzde 2.4'e düşüyor. Kaynak: SIPRI).
(3) Richard B. Du Boff'un "U.S. Hegemony: Continuing Decline, Enduring Danger" başlıklı makalesinden
2. bölüm
 |
 |