Giriş
Makaleler
Seyir Defteri
Şeyler
Arşiv
Bağlantılar
...
...
Fransa şablona uymadı, yeni şablon yok - 2 ...
Daha az çalışıp daha fazla tazminat alan şımarık

Bu tabloya bakıldığında, "Fransız muslukçu"nun bir tür devlet memuru olduğunu düşünmemek imkânsız. Üstelik öğretmen, doktor gibi üretken memur sınıfından da değil; "bilimsellik kazanmaya başlayan evrensel ve saydam bir ekonomiyi tatavalarıyla kösteklemeye çalışan yerel politikacıların çıkarları" uğruna korunup beslenen, asalak memur sınıfından.. "Fransız muslukçu" ya da onun simgelediği ve adeta topluca "şımarık pisliği" olarak damgalanmak istenen koca bir emekçi sınıfın ekonomik-politik sistem içindeki yerine, dünden bugüne nasıl geldiğine ilişkin bilgilere ise ne Uluengin'in satırlarında ne de başka satırlarda rastlanıyor.

Uluengin'in yakındığı "şımarık pisliği"nin hangi noktadan hangi noktaya geldiğine, çalışma saatleri açısından ve "model" ülkelerdeki durumlarla karşılaştırarak bakalım. 1980 yılında yıllık ortalama çalışma saati (4) Fransa'da 1794, İngiltere'de 1769, ABD'de ise 1822. Yani bundan 25 yıl önce bir Fransız emekçi Amerikalı emekçiden 28 saat az, İngiliz emekçiden ise 25 saat fazla çalışıyormuş. Çok önemli farklılıklar değil. O günlerde Fransız muslukçu henüz o kadar da şımarık değil, hatta mesela İngiliz muslukçu biraz daha şımarıkmış.

1995 yılına gelindiğinde ise Fransız emekçi İngiliz emekçiden 126 saat az, Amerikalı emekçiden 235 saat az, Alman emekçiden ise 78 saat fazla çalışıyor. Fransız emekçi artık fena halde şımarmaya başlamış. Ama ya Alman? Onun olağanüstü şımarıklığına ne demeli? "Avrupa'yı şımarık pisliği götürdüğü"nü söyleyen Uluengin ne kadar haklı! Devamı var: 2001 yılında Fransız emekçi İngiliz emekçiden 180 saat az, Amerikalı emekçiden 290 saat az çalışıyor; Alman emekçiden ise 64 saat fazla..

Bir de diğerleriyle karşılaştıralım. "İşinin ehli olan ve gayet ehven fiyat isteyen, ama yasak addedildiği için gizli çalışmak zorunda kalan muhaciri ustalar"ın anavatanlarıyla..

2001 yılı itibarıyla bir Fransız emekçi haftada ortalama 38.1 saat, Alman ise 37.8 saat çalışırken, Polonyalı emekçi 40.5 saat, Macar 40.7 saat, Çek ise 41.5 saat çalışıyor.

Şimdi bu ülkelerde işsizlik tazmininin ("unemployment compensation") GSMH içindeki payına (http://www.unece.org/stats/trends/ch4/4.20.xls) bakalım. 2001 itibarıyla işsizlik tazmini ABD'nin GSMH'sı içinde yüzde 0.23'lük bir pay oluşturuyor. Çek Cumhuriyeti'nde bu pay 0.29, Macaristan'da 0.43 (dikkat şımarmaya eğilimli), 1999'da İngiltere'de 0.59 (dikkat "inayetli devlet" işareti), Fransa'da 1.38, Almanya'da 1.89, bir diğer "hayır"cı ülke Hollanda'da ise 2.11.

Şimdi bir soru: Bu tablolara bakıldığında "yabancı sermaye girişi" açısından Avrupa'nın üç yeni şampiyonu kim olabilir?

1995, 1997, 1999 ve 2001 yılları toplamlarında bakıyoruz:
Polonya 28.9 milyar dolar, Çek Cumhuriyeti 18.8 milyar dolar, Macaristan 13 milyar dolar. Bunları 10.6 milyar dolarla Romanya ve 1999'daki NATO bombardımanı sonrası kapıları ardına kadar açılarak "özgürleştirilen" ülkeler izliyor: Hırvatistan (8.6 milyar dolar), Bosna Hersek (4.4 milyar dolar), Slovenya (3.4 milyar dolar) ve Sırbistan Karadağ (3.3 milyar dolar). Slovakya'nın 6.5 milyar dolarla 6. sırada yer aldığını ekleyelim.

Bu noktada şu söylenebilir: "Daha uzun çalışma saatleri ve daha az işsizlik tazminatı yabancı sermaye girişini teşvik eder. Kapitalist küreselleşmenin ya da dünyanın gerçeği budur ve evet, belki insanlar daha çok çalışıp işsizliğe karşı daha az korunuyordur, ama bunun iyi de bir tarafı vardır ki, yabancı sermaye girişiyle ekonomi canlanır, istihdam artar, refah artar. Apaçık ortada duran gerçeklere rağmen 20. yüzyılın ilk yarısına ait politikalarda direnmek, çözüm değildir."

Peki yabancı sermaye girişiyle istihdam artıyor mu? Verilere bakalım:
Yabancı sermaye girişi şampiyonu Polonya'da işsizlik oranı 1997'de yüzde 10.9, 2003'de yüzde 19.2. İkinci sıradaki Çek Cumhuriyeti'nde aynı yıllarda sırasıyla 4.8 ve 7.8. Macaristan'da azalma var: 9.0 ve 5.8. Romanya'da 5.3 ve 6.6, Hırvatistan'da 17.6 ve 19.1, Slovakya'da 11.9 ve 17.1, Bosna Hersek'de yüzde 39 ve 44.1, Slovenya'da 6.9 ve 6.5, Sırbistan Karadağ'da 25.6 27.5.

Macaristan (3.2 puanlık azalma) ve Slovenya (0.4 puanlık azalma) dışında, yabancı sermaye çeken tüm ülkelerde işsizlikte azalma değil, artış olduğunu görüyoruz. Üstelik "Polonyalı muhacir usta"nın vatanında bu tam bir patlama olarak yaşanmış. Zaten ustanın Fransa yollarına düşme nedeni de herhalde bu olsa gerek. (5)

"Fransız sendikalar Avrupa'da öncülüğü ele aldılar"

Şimdi şu sorunun cevabını vermeye çalışalım: Fransa'da emekçinin model ülkelerdeki emekçilere göre daha az çalışması, işsizlik tazmininin Fransa'da GSMH içindeki pay olarak ABD'dekinin tam altı katı, İngiltere'dekinin ise yaklaşık 2.5 katı olması, "devletin inayeti"yle mi ilişkilidir. Fransız emekçi, bu iyanet sayesinde lüks içinde yaşayan bir tür asalak mıdır? "Yerel politikacıların çıkarları" uğruna korunup beslenen bir asalak? Böyledir de, son Fransa referandumu "bilimsellik kazanmaya başlayan evrensel ve saydam bir ekonomi" ile asalaklar-yerel politikacılar cephesinin çatışmasına mı sahne olmuştur?

Gerçeği böyle bir tablonun yansıttığı sonucuna vardıysak, Fransa'da vatandaş ile devlet arasındaki ilişkinin çatışmaya değil, büyük ölçüde karşılıklı kayırmaya dayandığını düşünüyoruz demektir. Ama gerçek bu mu?

Uluslararası Nakliyat İşçileri Federasyonu yöneticilerinden Asbjørn Wahl'ın Fransız kamyon şoförlerinin Kasım 1996'daki eylemi sonrası yazdığı makaleden okuyoruz:

"Fransız işçiler greve gittiklerinde onları caddelerde, yollarda görürsünüz. Kasım-Aralık 1995'de on binlerce kamu çalışanı ve kamu endüstri işletmesi işçisi, Juppé hükümetinin kamu hizmetleri bütçesini budama ve toplumsal refah sistemini küçültme planı karşısında başlattıkları güçlü ve başarılı mücadelede Paris'in ve diğer büyük şehirlerin caddelerini doldurdular. Kasım 1996'da ise kamyon şoförleri karayolları nakliye altyapısını denetim altına alarak Fransız ekonomisini -gene başarıyla- köşeye sıkıştırdılar.

"Fransız işçiler ve sendika hareketi, toplu eylemin, birçok akademisyen, politikacı ve medya yorumcusunun uzun süre bizi inandırmaya çalıştığı gibi 'endüstrileşme sonrası' toplumlar için geçmişte kalmış bir şey olmadığını kanıtladılar. Fransız sendikalar, serbestleştirilmiş [deregulated] piyasa ekonomisinin 'muzaffer ilerleyişi' ve son yıllarda emekçilerin büyük bölümü açısından kötüleşen çalışma koşullarına karşı güçlerini olağanüstü bir biçimde harekete geçirerek Avrupa'da öncülüğü ele aldılar. Bunun, toplam işgücünün ancak yüzde 10'unun sendikalı olduğu bir ülkede -sendikalar bazı bölgelerde, özellikle kamu sektöründe çok daha güçlü olsalar da- gerçekleşmesi, çoğumuz için üstünde düşünülmesi gereken bir şey olmalı. Grevlerde Fransızlara özgü militan organizasyonu ve işçilerin topluca harekete geçirilişi (sendika üyesi olanlar gibi olmayanların da), herhalde kısmen bunu açıklamaktadır.

"Kasım 1996'daki kamyon şoförleri eylemi olağanüstüydü. Sadece organizsyonun gücü ve düzeyi açısından değil; bundan daha da fazla, sendikal hareketin sadece Fransa'da değil tüm dünyada savunmada olduğu bir zamanda, üst düzey taleplerle hücuma geçmiş olmasından. Bu anlamda grev gerçekten de dalgaya karşı yapılıyordu.

"Sendikal hareketin geleneksel olarak parçalanmış olduğu bir ülkede ('rekabet halindeki' üç ulusal federasyon, 'sosyalist' CFDT, 'komünist' CGT, FO ile bir dizi bağımsız sendika) kamyoncuların grevi aynı zamanda, 1995 sonundaki grevde ortaya çıkan örgütler arası yardımlaşma, birlik ve dayanışma eğilimini güçlendiriyordu. Fransa'daki iki yaygın, militan ve başarılı grev hareketi tüm dünyada çalışanları ve sendikaları etkiledi ve cesaretlendirdi.."

12 günlük seyrinde Portekiz'den 2000 (bu ülkedeki kamyon filosunun yüzde 40'ı), İngiltere'den yaklaşık 1000 ve diğer Avrupa ülkelerinden binlerce kamyonu hareketsiz bırakan kamyoncu grevi (AB Nakliyat Komisyonu yöneticisi Neil Kinnock'a göre sadece bir olayda 20 bin yabancı kamyon hareketsiz kalmış), kendi kamyonuyla mal taşıyan şoförler ve sefer başına ödeme yapılan şoförler dışında yabancı kamyon şoförlerinden de destek görmüştü. Araştırmalara göre Fransız halkının greve desteği ise yüzde 80 düzeyindeydi. (6)

Wahl'in makalesinden okumaya devam ediyoruz:

"Tüm ekonomiyi köşeye sıkıştıran eylemlerin Fransız toplumu üzerinde etkisi büyük oldu. Fabrikalar kapandı, benzin satışları sınırlandırıldı. Benzin istasyonlarının hemen hemen üçte biri ya boşalmış ya da boşalmak üzereydi. Süpermarketlere dayanıksız tüketim maddesi ve gıda maddeleri dağıtımı gibi imalat sektörüne hammadde ve yedek parça dağıtımı da büyük ölçüde olanaksız hale gelmişti. Görüşmelerde anlaşmaya varılması baskısı, Air France çalışanlarının iş bırakması ve demiryolu çalışanlarının Paris-Rouen trafiğini kapatmasından sonra daha da ağırlaştı. Beş demiryolu sendikası, üyelerini grevi 'uygun yönetmlerle' desteklemeye çağırıyordu."

Grevin sonunda emeklilik yaşının 55'e indirilmesi, kamyonculara bir defaya mahsus 3000 frank ödeme yapılması kabul ediliyor, kamyon kullanılmayan süreler (yükleme, boşaltma, bekleme, yemek zamanları, vs.) için kesintisiz ödeme yapılacağına dair teminat veriliyordu.

36,500 nakliyat şirketinin (çoğu 10'dan az işçi çalıştırıyor) bulunduğu Fransa'da, sadece yüzde 15'i sendikalı olan kamyoncuların grevinde hem tek tek işverenlere, hem devlete hem de işveren örgütlerine karşı mücadele edilmiş, Juppé hükümetinin "reform" planını geri çekmesine yol açan Kasım-Aralık 1995 kamu grevi gibi kamyoncular grevi de kazanımlarla noktalanmıştı.

70'lerden 90'lara "iş durdurmalar"ın düzeyi

Fransa, sendikalaşma oranı açısından ABD, Almanya, İngiltere, İtalya, İspanya ve Japonya'nın gerisinde. (7) Fransa'da hak mücadelesinin diğer ülkelere oranla daha etkin olması ve başarıya ulaşmasında, 1995-96 grevlerinde de görülen şu tür faktörlerin rol oynadığı söylenebilir:

Sendikasız çalışanların da grev ve gösterilere katılımı, eylemlerin işyerlerinin dışına taşması, kritik durumlarda eylemcilerin taleplerine halkın destek vermesi, eylemlerin biçimi ve düzeyiyle ekonomik taleplerin politikleştirilmesi (ya da ekonomik taleplerin politik özünün açık ve etkin bir biçimde biçimde ifade edilmesi). (8) Eylül 2000'de CNN yazarı Douglas Herbert, "Fransa grevler ülkesi mi?" başlıklı makalesinde şöyle yazıyordu:

"Bazı gözlemciler, küreselleşmenin, çağdaş bir Avrupa ekonomisine yönelik taleplerle birleşerek birçok Fransız çalışanın başkaldırma eğilimini yumuşattığı inancında. Paris merkezli The Centre for the Study of French Political Life'ın yöneticisi Pascal Perrineau, 'Pek çok devrim yaptığımız için Fransa bir protestolar ülkesi gibi görünüyor. Ama bu, artık gerçeğe uymayan tarihî bir görüntü.' diyor. Perrineau, son 20 yılda Fransa'da grevlerin büyük ölçüde azaldığını ve emek huzursuzluğu açısından bunun Fransa'yı Avrupa'da 'istisnai' kıldığını söylüyor. Perrineau, 'Yıllar içinde yaşanan ekonomik ve toplumsal krizler grev yapmayı zorlaştırdı. İnsanlar işsizlik tehditi altında olduklarında, iş bulmada zorluk çektiklerinde, greve başvurmaya daha az eğilimli oluyorlar' diyor."

Perrineau "işsizlik tehditi altındaki eğilimler"den tarihte ilk kez ortaya çıkan bir şeymiş gibi söz ediyor, CNN yazarı da yeni bir şeymiş gibi aktarıyordu. Hem de ne zaman? Fransız balıkçılar hükümetin fırlayan dizel fiyatlarını 1.25 frankta dondurması talebiyle başlattıkları "liman girişlerini kapama" eyleminde başarıya ulaşıp girişleri trafiğe açtıktan sadece 24 saat sonra.

CNN haberinde altı çizilen bir başka şey, Fransa'da grevlerin daha çok küçük işyerlerinde küçük gruplar tarafından yapıldığı gerçeği, Fransız emekçilerin "Avrupa'da istisnai" biçimde huzurlu olduğunu mu gösteriyor? Wahl'in -Perrineau'nun iddiasının tam aksine-"Avrupa'da öncülüğü ele aldığı"nı söylediği Fransız emekçilerin hareketlilik düzeyini anlamak açısından "iş durdurma" verileri (9) ipucu sunabilir.

Fransa'da 1971-1980 arası 10 yıllık dönemde yılda ortalama 3485 iş durdurma (grev ve lokavt), 1992-2001 arası 10 yıllık dönemde ise yılda ortalama 1844 iş durdurma olmuş. 10'ar yıllık dilimler karşılaştırıldığında, "bugün" diyebileceğimiz dönemde iş durdurmalar "dün"e göre yüzde 47 azalmış.

Model ülkelerden İngiltere'de ise 1971-1980 arası 10 yıllık dönemde yılda ortalama 2340 iş durdurma, 1994-2003 arası 10 yıllık dönemde yılda ortalama 196 iş durdurma olmuş. 10'ar yıllık dilimler temelinde iş durdurmalar "dün"e göre yüzde 91 azalmış. ABD'de 1000'in üzerinde işçi çalıştıran işyerlerinde 1974-1981 arası 8 yıllık dönemde yılda ortalama 247 iş durdurma, 1996-2003 arası 8 yıllık dönemde yılda ortalama 27 iş durdurma olmuş. Bu büyük işyerlerinde iş durdurmalar "dün" e göre yüzde 89 azalmış. Bazı yıllara ilişkin veriler ise şöyle: 1974'de 425, 1980'de 187, 1994'de 45, 2003'de 14 iş durdurma.

ABD için daha genel verilere (6'dan fazla işçi çalıştıran tüm işyerleri) bakıldığında, 1970'deki 5716 iş durdurmaya karşılık 1978'de 4230, 1980'de 3885, 1981'de 2568 iş durdurma olduğunu görüyoruz.

İtalya'yla ilgili veriler şöyle: 1971-1978 arası 8 yıllık dönemde yılda ortalama 3924 iş durdurma, 1996-2003 arası 8 yıllık dönemde yılda ortalama 840 iş durdurma. "Dün"e göre azalma: Yüzde 78.

İspanya: 1974-1981 arası 8 yıllık dönemde yılda ortalama 2197 iş durdurma, 1996-2003 arası 8 yıllık dönemde yılda ortalama 726 iş durdurma. "Dün"e göre azalma: Yüzde 67. Avustralya: 1971-1978 arası 8 yıllık dönemde yılda ortalama 2363 iş durdurma, 1996-2003 arası 8 yıllık dönemde yılda ortalama 628 iş durdurma. "Dün"e göre azalma: Yüzde 73. Japonya: 1969-1976 arası 8 yıllık dönemde yılda ortalama 2965 iş durdurma, 1996-2003 arası 8 yıllık dönemde yılda ortalama 125 iş durdurma. "Dün"e göre azalma: Yüzde 96. Türkiye: 1971-1980 arası 10 yıllık dönemde yılda ortalama 131 iş durdurma, 1987-1993 arası 7 yıllık dönemde yılda ortalama 234 iş durdurma, 1994-2003 arası 10 yıllık dönemde yılda ortalama 44 iş durdurma. 1971-1980 arası 10 yıllık döneme göre 1994-2003 arası 10 yıllık dönemdeki azalma yüzde 66.

Bu veriler, bir taraftan, "bilimsellik kazanmaya başlayan evrensel ve saydam ekonomi" içinde ne emekçi davranışlarının, ne de ulaşılan hayat şartlarının standart olduğunu gösteriyor. Öte yandan veriler, açık sınıf çatışmalarının çeşitli faktörlere bağlı olarak tüm dünyada azalma gösterdiğini ortaya koyuyor. Ama ülkeler arasında büyük farklar var. İş durdurmaların sayısı "dün"e göre Japonya'da yüzde 96 (gidişat sıfıra doğru), İngiltere'de yüzde 91, ABD'de yüzde 89 azalırken, Fransa'da yüzde 47 azalıyor.

Devletçiliği eleştiren devletçiler

Kamu grevleri, kamyoncuların 90'lar boyunca süren ve 1996'da en üst noktasına çıkan grevleri, balıkçıların liman kapama eylemleri ve genel olarak iş durdurmaların düzeyi açısından 1970'lerle 1990'lar arasında Fransa'da ABD, İngiltere ya da Japonya'daki gibi bir çakılma olmaması, Fransız emekçinin hak mücadelesinde devletin inayetine hiç sığınmadığını gösteriyor. Bunun da ötesinde, Fransız emekçi 1995-96 grevlerinde olduğu gibi "ulus devlet"e, "merkezi devlet idaresi"ne dikleniyor, devleti köşeye sıkıştırıyor, ekonomiyi köşeye sıkıştırıyor.

Referandum sonuçlarına gösterilen tepkilere dönersek, yazarları kızdıran herhalde ne Fransa merkezli sermayenin yönelimleri, ne de emeği disiplin altında tutmaya çabalayan Fransız devleti olabilir. Herhalde sorun, hem ulusal/merkezi devlete, hem de o devletin kurucusu ve öncüsü olduğu bir üst iktidarın dayatmalarına karşı haklarına sarılan Fransız emekçidir.

Ama eleştiriler açısından Fransız devletinin gene de kusurları olabilir. "Şımarık pisliği"ne karşı yeterince kararlı, etkin olamadığı için, kamyoncular 1996'da ekonomiyi köşeye sıkıştırdığında mesela olağanüstü hal ilanına cesaret edemediği, en azından birkaç yüz kamyoncuyu toplayıp hapise tıkmadığı için Fransız devleti eleştirilebilir. Yeterince kararlı olamayan Fransız devletine duyulan kızgınlığı 2 Haziran 2005 tarihli Hürriyet'te yayınlanan "Fransa tahlili" başlıklı makalesinde Hadi Uluengin'de görüyoruz:

"Chirac'ın en affedilemeyecek birinci hatasını, ortada fol yok, yumurta yokken AB Anayasası için referanduma gitmesi oluşturdu. Oysa, 'halkoylaması, eşittir demokrasi' türü naif bir formülün geçerliliği yoktur. Zaten öyle olmadığı içindir ki, 'halk' denilen soyut ve elastiki kavram çoğulcu sistemlerde Parlemanto aracılığıyla temsil edilir. Milletvekilleri oraya mostralık diye konmaz. Eh, o parlemanto Paris'te de olduğuna göre, diğer pek çok Topluluk ülkesi gibi Fransa da AB Anayasa'sını 'halk temsilcileri forumu'nda onaya sunar ve vartayı atlatabilirdi. Burada sakın kimse bana 'sen ne biçim demokratsın? 'Millet iradesi'ni hiçe mi sayıyorsun' türünden mugalataya kalkışmasın. Populist edebiyat karın doyurmuyor. Çünkü, sistem mekanizmasıyla şeklen, hukuken ve ruhen çelişmemesi kaydıyla, her şeyin o 'millet'e sorulacağına dair bir kural da yoktur ve olamaz. Konjonktüre göre şu veya bu yana kolayca kayan ve her halükarda da, doğası itibariyle 'elit ufka' sahip olmayan 'kamuoyu' mutlaka 'doğru'dan yana tercih yapmaz. Yapamaz."

1 Haziran 2005 tarihli Milliyet'teki makalesinde Çetin Altan ise umudunu "üst iktidar"a bağlamış gibiydi:

"Dünya medyasının flaşlarıyla manşetlerinde, sansasyon yıldırımları patlıyor; 'Avrupa Birliği rüyası sona erdi', 'Avrupa Birliği Anayasası rafa kalkıyor', 'Avrupa Birliği'ni kuranlar, Birliğe karşı çıkıyor'... Gerçekten acaba öyle mi? AB'nin, ortak bir anayasa oluşturmasını öngören anlaşmanın bir yığın da 'ek açıklamalar'ı var. 30 nolu ek açıklama şöyle diyor: 'Üye ülkelerin 5'te 4'ü ilgili anlaşmayı onaylar, gerisi onaylanmazsa; sorunu Avrupa Birliği Konseyi ele alır.' AB Anayasası'nı, üye ülkelerden 9'u onaylamış durumda."

1 Haziran tarihli Radikal'deki makalesinde Haluk Şahin, "herhangi bir projenin kaderini Fransız kamuoyuna bağlamanın sakıncası"ndan söz ediyor ve Asteriks'le DeGaulle'e referans veriyor:

"Fransa'da referandum sonuçlarının olumsuz çıkmasının bizim açımızdan keyif verici yanları da var. Fırsat bu fırsat, bari onların biraz tadını çıkaralım. Birincisi anayasayı hazırlayan kurulun başkanı Giscard d'Estaing'in düştüğü durum. Burnundan kıl aldırmayan bu sevimsiz Fransız politikacısı bir yandan hazırladığı metne ırkçılığa karşı maddeler koyarken, bir yandan da 'Türkler girerlerse bu Avrupa'nın sonu olur!' türünden laflar ediyordu. İroniye bakın ki, Türkler değil, adamın hazırladığı metin 'o' Avrupa'nın sonu oldu! İkincisi, herhangi bir projenin kaderini Fransız kamuoyuna bağlamanın sakıncası. Biliyorsunuz, Türkiye tüm müzakereleri başarıyla tamamlasa bile son sözü bir referandumla Fransız halkı belirleyecekti. Yani, Türkiye'yi reddedecekti. Evet, reddedecekti. Bunu, sadece Asterisk'te okuduklarımdan bilmiyorum, Fransız büyüğü Charles DeGaulle'den de biliyorum. Çok net olarak söylemişti general: "Fransa'yı bataktan çıkarmaya çalıştım. Ama o hata yapmaya ve kusmaya devam edecektir. Fransızların Fransız olmalarını önleyemem!"

Bütün bunlardan anlıyoruz ki Fransız halkı ve genel olarak halk, aslında kapris denilen şeyin ta kendisiymiş. "Ekonomik tutarlılıkla hukuksal tutarlılığın barometrelerindeki bilimsel ibre, politikacıların dilinde" nasıl da "saçmalama kadranları üstünde 'halkın hassasiyeti' yelkovanına" dönüşmüş. (10)

Yazarları kızdıranın bu "halk" olduğunu, yazarların devletçiliği, merkeziyetçiliği ve -halka karşı- korumacılığı nasıl tutkuyla, hırçınca, militanca savunduğunu Fransa referandumu sayesinde, referandum sonrası gelen eleştiri sağanağında görmüş olduk. Ev ödevini yapmaya çalışan bir grup memurun yanında sadece bir başka memur grubunu oluşturduklarını ve üstelik politikaya dayanak olacak ideolojik açılımlar üretmede, en azından şablonlarını geliştirmede hiç de yaratıcı olamadıklarını.. Baştan çıkarıcı bir tembellikle herşeyi ve herkesi aynı şablonun içine tıkıştırmaya çalıştıklarını.. Tekrar tekrar aynı kodları kullanmaktan bıkıp usanmadıklarını..

Ama işte, işin içinde altına sığınılabilecek bir devlet gücü olunca öyle büyük bir yaratıcılık da gerekmiyor. En azından devletine çok karmaşık ödevler atanmamış Türkiye'de..

(4) Yıllık ortalama çalışma saatleri

...............1980.....1995.....2001
ABD.........1822.....1848.....1821
İngiltere...1769.....1739.....1711
Almanya......-.......1535.....1467
Fransa......1794.....1613.....1531

Kaynak: Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonları

(5) 1997 ve 2003 yılları için diğer ülkelerde işsizlik oranları şöyle: Fransa'da 11.8 ve 9.4, Almanya'da 9.7 ve 9.3, İngiltere'de 6.9 ve 5.0, ABD'de 4.9 ve 6.0, Türkiye'de 6.4 ve 9.0. (Kaynak: Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonları)

(6) 18 Kasım 1996'da başlayan kamyoncular grevi 12 gün sürmüştü. Grevcilerin taktiği, kamyonların depolara ya da park alanlarına çekilmeyip stratejik noktaların (otoyollardaki belirli noktalar, sınır geçişleri, benzin depoları, limanlar, petrol rafinerileri, vs.) tıkanmasında kullanılmasıydı. Hareketin tepe noktasında Fransa'nın dört bir yanında 50 bin kamyon ile 250 yol tıkama gerçekleştirildi. Kamyoncuların talepleri şunlardı:
- 60 yerine 55 yaşında emeklilik
- Daha yüksek ücretler (yüzde 20 civarında artış)
- Kamyon kullanılmayan zamanlar (yükleme, boşaltma, bekleme, vs.) için de kesintisiz ödeme
- İşyerinde sendikal haklara saygı

Wahl, Fransa'da 1994'de imzalanan, çalışma saatlerinin tedricen azaltlmasına ilişkin bir anlaşmanın uygulanmadığından ve 1995 grevi öncesinde kamyon şoförlerinin ayda ortalama 200-240 saat çalışma karşılığı asgari ücretin (ayda 169 saat çalışma karşılığı 8000 frank) biraz üstünde bir ücret aldığından da söz ediyor.

Kaynak: Wahl'in makalesi

(7) "Ekonomik taleplerin politikleştirilmesi": 1996 grevinde yolları tıkama taktiği sonucu tüm ekonomiyle birlikte hükümetin de köşeye sıkıştırılması.. İngiltere hükümetini bile isyan ettiren bu yol tıkamalarla çaresiz kalan Juppé hükümetinin, bir an önce anlaşmaya varılması için gayret harcamak zorunda kalması..

(8) 2002 itibarıyla ülkelere göre sendikalaşma oranları ABD: Yüzde 13
Almanya: Yüzde 30
Fransa: Yüzde 9
İngiltere: Yüzde 29
İspanya: Yüzde 15
İtalya: Yüzde 35
Japonya: Yüzde 20

Kaynak: European Industrial Relations Observatory

(9) Sekiz ve 10 yıllık dilimlerdeki ortalamalar ve değişim oranları ILO verileri (http://laborsta.ilo.org) kullanılarak hesaplanmıştır.

(10) Çetin Altan'ın 5 Haziran 2005 tarihli Milliyet'teki makalesi şöyle başlıyor: "Politikacıların dilinde, ekonomik tutarlılıkla, hukuksal tutarlılığın barometrelerindeki bilimsel ibre, saçmalama kadranları üstünde 'halkın hassasiyeti' yelkovanına dönüştü. 'Halk' deyimi, Fransız İhtilali'yle ortaya çıkmış bir kavram; 'aristokrat' sınıfın dışındaki kitleleri etiketlendiren..."

...