Amerikalı gazeteci Jim Lobe, 1 Temmuz 2005 tarihli makalesinde iki kitabı temel alarak ABD'de milliyetçilik ve militarizmin yükselişine dikkat çekiyordu. Lobe makale boyunca bu iki eğilimin yükselişinde ne tür etkenlerin rol oynadığına dair bir görüş ortaya atmıyor, ama kitaplardan belirli bölümlerin altını çiziyordu.
"America Right or Wrong: An Anatomy of American Nationalism" adlı kitabın yazarı Anatol Lieven, "ABD'de politikanın özgürlük, kanun hakimiyeti ve politik eşitlikçilik temelli yurtseverliğe arkasını dönerek radikal ve intikamcı bir milliyetçiliğe yaklaştığı" kanısındaydı. Lieven'a göre bu durum, 1. Dünya Savaşı öncesi Wilhelm Almanyası'nın en kötü eğilimlerini ve hatalarını anımsatıyordu. İki eğilimden ilki, yurtseverlik, Aydınlanma'nın evrensel ilkelerine dayanıyordu; çok daha saldırgan ve dışlamacı olan diğer eğilim ise ilhamını Protestan Reformasyonu'ndan ve Reformasyon'un tetiklediği din savaşlarından alıyordu. (1)
"Amerikan tezi" (yurtseverlik) doğası itibarıyla aklı ve kanun hakimiyetini yüceltirken, "karşı tez" (milliyetçilik) birçok bakımdan modern karşıtı, radikal, "yönetici elit ve hakim kültür"e yabancılaşmış, hatta paranoiddi. Bu eğilim ABD tarihi boyunca, sadece siyahlara değil, katolikler ve yahudiler dahil azınlık gruplarına karşı ırkçı da olmuştu.
Lieven'a göre iki eğilimin paylaştığı bir şey ise, "ABD'nin demokrasi ve özgürlüğe bağlılıkta benzersiz ve bu yüzden istisnai biçimde iyi oluşu"ydu. Dolayısıyla, her iki eğilim açısından da ABD istisnai biçimde güçlü olmayı hak ediyordu ve doğası nedeniyle zaten gücünü kötü amaçlar için kullanamazdı. Öte yandan, "çoğu değilse de pekçok ABD vatandaşı bu iki milliyetçiliği içlerinde farklı derece ve oranlarda birleştirirken, 1960'larda Cumhuriyetçi Parti'nin güneylileştirilmesi ile bu parti giderek artan ölçüde karşı tezi benimsemiş ve karşı tezle özdeşleşmişti."
Lobe'un "en tartışmaya açık ama sonuçta en ikna edici bölüm" olarak tanımladığı bölümde ise Lieven, ABD'deki Hristiyan Sağ ve Hristiyan Siyonist liderlerle yeni muhafazakârların, Slav milliyetçilerinin 1. Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde Çarlık Rusyası'nı Sırp radikallere bağladığı gibi, ABD politikasını İsrail'in sağcı hükümetlerine bağlamaya çalıştığını belirtiyordu.
Lieven'a göre, "Amerikan milliyetçiliği, İsrail milliyetçiliğinin şovenist bir çeşidi ile karıştığı ölçüde, ABD'nin Müslüman dünyayla ilişkileri açısından tamamen yıkıcı bir rol oynuyor ve terörizmi körüklüyordu."
Lieven ayrıca, ABD tarihinde "karşı tez"in politikada üstünlük kazandığı dönemler olduğunu, "ama her seferinde sarkacın geri gelerek milleti otoriter bir idarenin eline düşmekten ya da sürekli bir militan şovenizme kapılmaktan kurtardığı"nı söylüyordu.
Lieven, "yeni bir terörist saldırısının bir sürekli kuşatma haline yol açabileceği"ne de dikkat çekiyor ve "orta sınıf açısından küreselleşme ve ekonomik değişime ayak uydurmada süren gerilimin, karşı tezin öfkeli, kırık ve saldırgan saflarını kabartabileceği"ne ilişkin uyarıda bulunuyordu.
Yeni muhafazakâr Weekly Standard ve aşırı sağcı National Review dergilerinin eski yazarı, emekli albay Andrew Bacevich ise, "The New American Militarism: How Americans Are Seduced by War" adlı kitabında, Amerikalıların Soğuk Savaş'ın sonunda askeri güce evet dediğini, silahlara ve ordulara ilişkin şüpheciliğin ortadan kalktığını, ister liberal ister muhafazakâr, genel olarak bütün politik liderlerin askeri güce düşkünleştiğini söylüyordu. Bacevich, belirli bir grubu, hatta Bush'un kendisini suçlamanın, olgunun partiler üstü doğasını atlamak olacağını belirtiyordu. Hollywood, "askeri savunma aydınları", Jimmy Carter yönetimi ya da Bill Clinton, hepsinin olguya önemli katkıları olmuştu.
Jim Lobe, içerdikleri farklı açı ve kavrayışların söz konusu kitapları özellikle 4 Temmuz (ABD'de Bağımsızlık Günü) hafta sonu için gerekli bir ikili haline getirdiğini vurgulayarak makalesini bitiriyordu.
Lobe'un makalesinde şöyle bir tablo ortaya çıkıyor:
Bugün ABD'de, bir taraftan ilhamını Protestan Reformasyonu'ndan alan, diğer taraftan ırkçılık temelli, intikamcı ve saldırgan bir milliyetçilik yükseliyor. Birçok ABD vatandaşı açısından bu milliyetçilik ile özgürlük, kanun hakimiyeti ve politik eşitlikçilik temelli yurtseverlik farklı derecelerde birleşmiş olsa da, "Amerikan karşı tezi"ni benimseyen, bununla özdeşleşmiş politik güç Cumhuriyetçi Parti'dir. Bu "karşı tez"in ordusu, küreselleşme ve değişime ayak uydurmada güçlük çeken orta sınıfın saflara katılmasıyla büyüyebilir.
Öte yandan, makalede "Protestan Reformasyonu" ve "ırkçılık"la beslenen bu şeyin neden dün değil de bugün yükselişe geçtiğine ilişkin bir sorgulama yok.
Peki yükselişteki militarizmin arkasında ne var?
"Politik liderlerin askeri güce düşkünleşmesi."
Neden düşkünleştiler?
"Soğuk Savaş'ın sonunda Amerikan halkı askeri güce evet dedi. Ayrıca silahlara ve ordulara ilişkin geleneksel Amerikan şüpheciliği ortadan kalktı."
Neden? Bir iç savaş ve iki dünya savaşının ardından "silahlara ve ordulara ilişkin geleneksel şüpheciliği" ortadan kalkmamış, askeri güce evet dememiş bir halk, neden Soğuk Savaş'ın sonunda teslim olup evet dedi?
Lobe'un makalesinde "neden şimdi" ve genel olarak "neden" sorularına cevap olabilecek önermeler yer almıyor.
Dondurulmuş milliyetçilik modelleri
Wang Chaohua'nın Mart-Nisan 2005 tarihli The New Left Review'da yayınlanan "İki Milliyetçiliğin Hikâyesi" ("A Tale of Two Nationalisms") başlıklı makalesinde ise milliyetçilik modellemelerine rastlıyoruz.
Örneğin, Benedict Anderson'a göre "deniz aşırı göçmeni milliyetçiliği"nin çağdaş bir tezahürü olan Tayvan milliyetçiliği, "ayrı bir öz kimlik" besliyor ve -18. yüzyılda Onüç Koloni'nin İngiltere'den, 19. yüzyıl başlarında Latin Amerika devletlerinin İspanya ve Portekiz'den ayrılmayı amaçladığı gibi- imparatorluktan ayrılmayı amaçlıyor.
Gene Anderson'a göre Çin milliyetçiliği, "ana karaya yönelik Batılı ve Japon nüfuzuna direnen 'halk milliyetçiliği' ile Kuing devletinin taleplerinden çıkmış 'resmi milliyetçilik'i birleştiriyor." İlki, tüm dünyada ezilen halkların özgürlüğü için mücadele eden emperyalizm karşıtı hareketler içinde ortaya çıkmış; ikincisi ise, Osmanlı İmparatorluğu'nda Jön Türkler'de olduğu gibi, modern öncesi gelenekler ve geçmiş fetihler adına bir bölgenin denetimini ve gücün tesisini hedefliyor.
Chaohua'nın "milliyetçilik çeşitlemeleri"nde iki ana damarı ise "göçmen milliyetçiliği" ile "romantik milliyetçilik" oluşturuyor:
"Dünya tarihine Amerikan devrimi ile giren ve koloni emperyalizminin mevcut düzenini hedef alan göçmen milliyetçiliği"nde yerel kimlik, "daha sonra ekonomik ve diğer politik haklara destek veren proto-demokratik hak talepleri temelinde inşa ediliyor." Öncelik sırası: Proto-demokratik talepler ve daha sonra egemenliğe ilişkin politik ve ekonomik haklar. Bu milliyetçilikte etnik özelliklerin herhangi bir önemi yok.
"Habsburg ve Osmanlı imparatorlukları gibi hanedanlık devletlerinin çözülmeye başlamasıyla ortaya çıkan, etnik ve dilsel özelliklere hitap eden romantik milliyetçilik"te ise "yöneten ile yönetilen arasındaki kültürel benzerlikler politik meşruiyetin gerekliliği haline geliyor." Bunda öncelik sırası: Etnik özellikler, dil, kültür, bireysel değil toplu biçimde algılanan politik haklar -ya da toplumsal reformlar.
Lobe'un makalesinde Lieven'e atıfla sözünü ettiği "Amerikan tezi" ile Chaohua'nın "göçmen modeli"nin hemen hemen aynı olduğu söylenebilir.
Ama iki makale arasında, asıl yaklaşımda bir ortaklık var: İki makalede de, milliyetçiliğin dinamikleriyle, farklı sınıfların üretim, ticaret ve birikimdeki rolleri, konumları ya da hedefleri arasında herhangi bir bağlantı ima bile edilmiyor. Milliyetçilik, toplumsal sınıf diye bir olgu varsa da, bu olgunun üstünde bir şeydir. Milliyetçiliğin yükselişi, hangi milliyetçilikte neyin öne çıktığı gibi şeyler de, sınıfların rolü, konumu ya da hedeflerinden bağımsız şeylerdir. Herhalde olsa olsa, modellerden biri ya da diğeri ansızın uykudan uyandığında bazı sınıflar bunun saflarını kabartabilir. Hangi modelin nerede ne zaman yükselişe geçeceği, adeta olumsaldır (sadece, Lieven'a göre işleri normale döndüren bir "sarkaç" var; bu sarkaç herhalde, olumsal sapmaları er geç normale döndüren yurttaş sağduyusunu simgeliyor). Olumsal olmayan, belirli bir anda dünya tarihine giren -ve homojen bir toplumun statik hedeflerinden kaynaklanan- farklı milliyetçilik modelleridir. Zaman ve yer açısından olumsal olan bir şey, kavramsal açıdan -modellenebilecek kadar- mutlaktır.
ABD-Çin Komisyonu sunumlarında kristalleşen münazara
ABD'de sınıflar üstü milliyetçiliğin olumsal yükselişini ve dondurulmuş milliyetçilik modellerini şimdilik bir kenara koyup, üretim, ticaret ve birikimde dünyada yaşananlara bir kuramın eşliğinde göz atalım. Ülkeler arasında ticaretin ve birbiri ile ticaret yapan ülkelerde toplam üretimin ve ticarî kazancın büyümesi açısından, bu büyümenin sürdürülebilirliği açısından temel bir kuram olarak ortaya atılmış ve yaklaşık 200 yıldır serbest ticaret savunucuları arasında kabul gören "karşılaştırmalı üstünlük" (2), ne zamandır hararetli tartışmalara konu oluyor.
Bu tartışmalara biraz odaklanmak, daha sonra "ABD'de milliyetçilik ve militarizm"e farklı açılardan bakmamızı sağlayabilir. Hatta belki bunun sonucunda, "otoriter bir idare"den ya da "sürekli bir militan şovenizm"den kurtulmada "sarkaç"a bel bağlanamayacağı da görülebilir.
Karşılaştırmalı üstünlük kuramının tartışmanın tam ortasına kurulduğu bir münazara, ABD-Çin Komisyonu'na ("US-China Economic and Security Review Commission") 19-20 Mayıs 2005 tarihlerinde bir dizi uzman tarafından yapılan sunumlarda kristalleşiyordu.
Münazaradaki taraflardan biri, ABD eski maliye bakan yardımcılarından Paul Craig Roberts, sunumunda serbest ticaret şartlarının bugünün dünyasında artık mevcut olmadığını ve sermayenin karşılaştırmalı üstünlüğün olduğu alanlara değil, mutlak üstünlüğe doğru aktığını belirtiyordu. Münazaradaki bir diğer taraf, Columbia Üniversitesi ekonomi profesörlerinden Arvind Panagariya ise hem Roberts'a, hem de bir dizi başka uzmana karşı kendi savlarını ortaya koyuyor ve serbest ticaretin yaşamaya devam ettiğini söylüyordu.
Önce Roberts'ın söylediklerine kulak verelim:
"İşi başka ülkelere verme [offshore outsourcing] ekonomistler ve politika geliştiriciler tarafından yanlış anlaşılıyor. Bu olgu, karşılaştırmalı üstünlük temelli ticaretin ortak yararlarının bir uzantısı olarak algılanıyor. Karşılaştırmalı üstünlüğün iki koşulu vardır, ki bugün her ikisi de mevcut değildir. Birinci koşul, uluslararası ölçekte sermayenin ticarî mallara göre hareketsiz olmasıdır. Diğeri, ticaret yapan ülkelerin malların üretiminde farklı fırsat maliyetlerine sahip olmasıdır (Ekonomideki fırsat maliyeti kavramı aynî bir ölçüdür; örneğin, bir yarda kumaş üretmek için üretilmeyen üzümün miktarı). Sermayenin hareketsizliği, bir ülkenin sermayesinin yabancı bir ülkede mutlak üstünlük aramak yerine karşılaştırmalı üstünlüğü ülke içinde aramasını sağladığı için gereklidir. Eğer düşük -ve yüksek- maliyet ülkeleri uzmanlaşmadan ve ticaretten ortak yarar sağlayacaksa, bir malı üretmede başka bir mala göre farklı iç maliyet oranları gerekmektedir.
"David Ricardo, tüm ticarî malları en ucuza üretebilen bir ülkenin neden daha pahalıya üreten bir ülkeyle ticaret yaptığı sorusunu incelerken karşılaştırmalı üstünlüğü keşfetmiştir. Ricardo'nun cevabı, bir malı başka bir mal açısından üretmenin fırsat maliyetinin iki ülke arasında farklı olduğudur. Her ülkenin göreceli üstünlüğe sahip olduğu üründe uzmanlaşması halinde toplam çıktının artacağını gösterebilmiştir. Sonra da, ülkelerin bir ürünü diğeriyle değiştiği şartlarda artan çıktının paylaşılacağını göstermiştir. Ricardo'nun örneğinde, iki ülkede şarap ve kumaş üretmenin farklı firsat maliyeti oranları, coğrafya, iklim ve topraktan kaynaklanmaktadır. Oysa modern üretim işlevleri elde edilen bilgiye dayanmaktadır. Bu tüm ülkelerde aynı biçimde işler. Bu üretim işlevleri, karşılaştırmalı üstünlüğün dayandığı farklı fırsat maliyeti oranlarına yol açan, ülkelere özgü farklılıkları yansıtmaz.
"Serbest ticaretin dayandığı şartların bugünün dünyasında artık mevcut olmadığını söylediğimde ekonomistler ya atlatıyorlar ya da dikkati başka şeylere çekiyorlar. Ticaretin şartlarındaki değişimden, yurtdışındaki üretkenlik artışlarından ve Ricardo'nun zamanında bile etkenlerin hareketliliğinin hakim olduğundan söz ediyorlar. Hızlı Internet'in yükselişini ve birinci dünya sermayesine büyük miktarlarda ucuz işgücü sağlayan dünya sosyalizminin çöküşünü, daha önce ticarî olmayan malları ticarî mallara çeviren düşük taşıma maliyetleri ile eşdeğer görüyorlar.
"Bu yaklaşımların hiçbiri meseleyi kavramıyor. Ricardo, karşılaştırmalı üstünlüğe göre uzmanlaşmanın olabilmesi için uluslararası ölçekte sermayenin göreceli hareketsizliği şartını koymuştur. Aksi takdirde bir ülkenin sermayesi, dışarıda mutlak üstünlüğün olduğu yere akacaktır. Amerikan şirketleri iç pazara üretim için yabancı emeği yerli emekle değiştirdiğinde sermaye mutlak üstünlüğe akıyor.
"Etkenlerin hareketliliği, Ricardo'nun zamanından şimdiki gibi işi başka ülkeye vermeye gelene kadar niteliksel olarak farklıydı. Yabancı yatırım, tarifelerden, kotalardan ve yüksek taşıma maliyetlerinden sakınmanın bir yoluydu. Yabancı yatırım, iç pazar için dışarıda üretime yönelik değildi. Ford ve GM Avrupa'da Avrupalılara satmak üzere otomobil üretiyordu, Amerika'ya ihraç etmek üzere değil.
"Ekonomistler iç pazar için dışarıda üretimin ticaret olduğunu varsayıyorlar, çünkü mallar ABD'ye ithalat olarak giriyor. Ama bir şirket Amerika'daki fabrikasını kapattığında, Amerikalı çalışanları işten çıkardığında, sermayesini ve teknolojisini dışarı taşıdığında ve aynı ABD pazarı için aynı malı üretmede yabancı işgücü kullandığında neyin ticareti yapılıyor? Bu, bir ülkenin kumaşta diğerinin şarapta uzmanlaştığı ve kazançları paylaştıkları geleneksel anlamda ticaret değildir.
"Amerikan emeğinin, daha fazla sermaye ve daha iyi teknoloji ile çalıştığı için ucuz yabancı emekten korkmasını gerektiren herhangi bir şey olmadığına ilişkin eski serbest ticaret tartışması, ABD şirketlerinin aynı sermaye ve teknolojiyi yabancı emeğe sağladıkları bir ortamda, artık geçerli değildir. Sermaye ve teknolojinin uluslararası hareketliliği ve yerden bağımsız olarak aynı biçimde işleyen üretim işlevlerine ulaşılması, ücretlerde ve hayat standartlarında küresel bir eşitlenme olana kadar birinci dünya emeğinin ticarî mal ve hizmetlerde [ucuz emekle] değiştirileceği anlamına gelmektedir.
"Aslında dışarı iş vermeyle ilgili gerçeklere o kadar çok ekonomistin arkasını dönmesinin bir nedeni, gelir ve zenginliğin uluslararası ölçekte yeniden dağıtılmasına olumlu bakmalarıdır.
"Emek İstatistikleri Bürosu [BLS] iş istatistiklerinin açıkça gösterdiği gibi, ABD artık ticarî mallar ve hizmetlerde yeni iş yaratmamaktadır. Verilerde, yukarı doğru hareket sağlayan, daha yüksek üretkenlik ve daha fazla katma değer içeren işler yoktur. En saygın mühendislik okullarımız, bilgisayar ve elektrik mühendisliği alanlarında işe almalarda görülen belirgin düşüşü bildiriyorlar. Business Week ABD şirketlerinin şimdi AR-GE, tasarım ve yeni ürün geliştirme [innovation] işlerini dışarı verdiğini bildiriyor.
"BLS raporlarının yayınlanmasından sonra her ay değerlendirdiğim gibi, ABD ekonomisi 21. yüzyılda şimdiye kadar sadece ticarî olmayan hizmetler alanında iş yaratabilmiştir. Northeastern Üniversitesi'nden ekonomistler ve Edwin S. Rubenstein tarafından yürütülen bağımsız çalışmalar (Boston Globe'da 20 Şubat 2005'de Charles Stein tarafından aktarıldı), hizmetler alanında açılan yeni işlerin çoğunun yeni kanunî ya da kanun dışı göçmenlere gittiğini ortaya koyuyor. Eğer bu araştırma sonuçları doğruysa, burada doğmuş Amerikalılar açısından istihdam artışı 21. yüzyılda durmuş demektir.
"21. yüzyılda Amerikan emeği, yeni işlerin sadece ticarî olmayan hizmetlerde açıldığı bir üçüncü dünya ülkesi özelliklerini kazanıyor. Buna karşılık Çin ve Hindistan, birinci dünyaya özgü görülen ileri teknoloji imalat işlerini ve profesyonel hizmet işlerini alıyorlar.
"ABD, ihracat mal ve hizmetlerinde, ithalat-rekabetçi mal ve hizmetlerde iş yaratamamaktan nasıl kazanır? Amerikalılar, tükettikleri mal ve hizmetlerin üretimiyle ilişkili iş, kariyer ve gelirlerdeki kayıplardan nasıl kazanır? Amerikan şirketleri, çeyrek performansı temelli yönetici ikramiyeleri ve hisse fiyatlarının kısa vadeli avantajının ötesinde, yabancı malları pazarlayan bir satış gücüne sahip markalar haline gelmekten nasıl kazanır?
"ABD dışarıda üretilen mal ve hizmetlerdeki ucuz yabancı emek için mevcut varlıklarından bir bölümünü daha yabancılara vererek ikinci kez ödeme yaparken (ticaret açığının en önemli unsurlarından biri), bir bütün olarak Amerika nazıl kazanır? 'Ucuz Wal-Mart malları' doğru hesaplandığında ucuz değildir.
"ABD üniversiteleri, üniversite derecesi kazandırmadığında nasıl kazanır? BLS, önümüzdeki 10 yılda ekonominin yaratması beklenen yeni işlerin ezici bir bölümünün herhangi bir üniversite derecesi gerektirmeyeceğini öngörüyor.
"Politikacılar ülkede doğan yurttaşlar açısından fırsatların yok olmasına gözlerini kapadıklarında yurtseverlik nerededir?
"Ekonomistlerin önlerindeki gerçeği anlayamadıkları bir ortamda, ABD'deki ekonomi eğitimi ne durumdadır?"
Panagariya mantığı
ABD-Çin Komisyonu için hazırladığı sunumda Arvind Panagariya'nın eleştirdiği "dört mantık hatası"ndan biri Roberts'ın yaklaşımıydı:
"3. mantık hatası: Birçok etkenin uluslararası serbest dolaşımı, karşılaştırmalı üstünlüğü ve bununla ilişkili ticarî kazançları geçersiz kılar.
"Bu yaklaşımı Charles Schumer ve Paul Craig Roberts (2003) New York Times'da yayınlanan bir makalede hararetle savunmuştur. Etkenlerin hareketli olduğu modern dünyada David Ricardo tarafından 19. yüzyılda ortaya koyulan karşılaştırmalı üstünlük ilkesinin artık geçerli olmadığını savunuyorlar. Ticaret [onlara göre] bir biçimde, bazı ülkelerin başka ülkelerin kazanmaması pahasına kazandığı, toplamda kazancın olmadığı [zero-sum] bir faaliyete dönüşüyor. Şöyle diyorlar: 'Ancak, Ricardo serbest ticaretin tüm ülkeler için kazanç yaratacağını söylediğinde, malların üretimi için kullanılan kaynakların --'üretim etkenleri' dediği şeyin- sınırların ötesine kolay kolay taşınamayacağını öngörüyordu. Üretim etkenlerinin en üretken oldukları yere taşınabilmesi halinde karşılaştırmalı üstünlük ortadan kalkar: Günümüzde, bol miktarda ucuz emeğin bulunduğu nispeten az sayıda ülkeye. Böyle bir durumda, artık paylaşılan kazançlar yoktur -bazı ülkeler kazanır, bazıları ise kaybeder.'
"Bunun çok kafa karıştırıcı bir görüş olduğunu söylemeliyim. Etkenlerin hareketliliği hiç şüphesiz David Ricardo'nun zamanında da vardı. Ve bu, 1870'den Birinci Dünya Savaşı'na kadar devam eden Birinci Küreselleşme ile İkinci Dünya Savaşı'nı izleyen İkinci Küreselleşme boyunca hakim olmuştur. Ricardo'nun çevresindeki etken hareketliliğini farketmemiş olması akla yakın değildir. Hele Ricardo'dan beri ticaret ekonomistlerinin ağız birliği yapmışcasına, etken hareketliliğinin anlamını göz ardı ederek, karşılaştırmalı üstünlük ilkesi (bunun uluslararası etken hareketliliği gerçeğiyle çelişebilecek olmasına rağmen) ve ticarette kazanç üzerine ders vermeye devam etmiş olması, hiç akla yakın değildir.
"Ricardo uluslararası etken hareketliliğini ünlü İngiltere-Portekiz ticareti örneğinde modellememişse bunun cevabı şu varsayımda bulunabilir ki, ticarette uzmanlaşmaktan tüm tarafların elde ettiği kazancı ortaya koymak ve korumacılığı savunan merkantilist görüşü yıkmak için, tüm büyük kuramcılar gibi o da en basit örneği oluşturuyordu. Aynı doğrultuda, Ricardo'dan beri ticaret ekonomistleri etken hareketliliğinin sonuçlarını, ticaretten kazanç da dahil birçok bağlamda biçimsel olarak analiz ederken, basit İngiltere-Portekiz örneğini kullanmaya devam etmişlerdir; çünkü bu, uluslararası ticaret üzerine hatalı düşüncelerden kaynaklanan mantık hatalarını yıkmanın en güçlü aracı olmaya devam etmektedir."
Profesör Panagariya'nın söyledikleri şöyle de ifade edilebilir:
1. Schumer ve Roberts, Ricardo'nun karşılaştırmalı üstünlük kuramının bugün uygulanabilir olmadığını iddia ederken, kuramda üretim etkenlerinin hareketsiz olduğunun öngörüldüğünü, oysa günümüzde etkenlerin hareketli olduğunu söylüyorlar.
2. Bu düşünce hatalıdır, çünkü evet, ünlü İngiltere-Portekiz örneğinde etkenler hareketsizdir ama muhtemelen bu, örneğin mümkün olduğunca basit olabilmesi içindir.
3. Ricardo'nun etkenlerin hareketsizliğini varsayan örneği, örnekte etkenlerin hareketsizliğinin varsayıldığını söyleyenlerin -uluslararası ticaret üzerine hatalı düşüncelerden kaynaklanan- mantık hataları karşısındaki en güçlü araçtır.
Profesör, mantık hatasını "kuramsal analiz"le böyle gözler önüne serdikten (!) sonra, karşı savın ampirik geçerliliğini de sorguluyordu:
"Bu kuramsal analizin ötesinde, Schumer ve Roberts'ın, günümüzde tüm etkenlerin ucuz emeğin olduğu yere hareket ettiğine ilişkin savının ampirik geçerliliği de sorgulanmalıdır. Meslektaşlarım Donald Davis ve David Weinstein (2002) yeni makalelerinden birinde bu savın tam tersi olan kanıtlar sundular. Meslektaşlarıma göre, 'Geniş bir ölçekte ABD'ye yönelik net etken akışı vardır: Becerisiz emek, becerili emek ve sermaye.' Göçü modelleyişlerine katılmasam da, bugün tüm etkenlerin emeğin ucuz olduğu ülkeye aktığı mefhumunun sorgulanmasını sağlıyorlar. Ayrıca, net yatırım akışına karşı brüt yatırım akışı, gelişmiş ülkeler arasında büyük miktarlarda çapraz yatırım olduğunu gösteriyor. Çok ulusluların faaliyetleri gelişmiş ülkeler içinde, gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasındakine göre çok daha yoğundur."
(1) Protestan Reformasyonu: 16. yüzyılda Avrupa'da Roma Katolik Kilisesi'ne yönelik reform hareketleri.
(2) David Ricardo tarafından 19. yüzyıl başlarında formüle edilen "karşılaştırmalı üstünlük" ("comparative advantage"), bir tarafın belirli bir malı diğer tarafa göre daha düşük bir fırsat maliyeti (bir sonraki en iyi seçimi yapmamanın maliyeti) üzerinden üretebilmesi ya da tarafların göreceli olarak daha verimli oldukları üretim alanında uzmanlaşmaları olarak özetlenebilir.
2. bölüm
 |
 |