Yurtsever koalisyonda Çin tartışması
27 Haziran 2005 tarihli The Wall Street Journal'daki "Çin'in hızlı ekonomik gelişimi ABD için iyi mi?" başlıklı makalede Çin petrol şirketi Cnooc'un Amerikan petrol şirketi Unocal'a talip olmasının ülkede iki karşıt görüşü net bir biçimde ortaya çıkardığı belirtiliyordu. Greg Ip ve Neil King Jr'ın imzalarını taşıyan makalede şöyle deniyordu: "Kongre ve Pentagon'daki pek çok kişi bunun dünyanın ekonomik ve politik liderliği için ABD ile Çin arasındaki kaçınılmaz çarpışmayı hızlandıracağını düşünüyor. Ama birçok işadamı ve akademisyen de, artan zenginliği ve uluslararası bağlarının Çin'i daha demokratik ve küresel istikrardan yana bir güç haline getireceği kanısında."
Yazarlar, "Her ikisinin de tarihî dayanakları var" diye devam ediyordu. "Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'nden ekonomi tarihçisisi Brad DeLong, İngiltere'nin 19. yüzyılda ABD'nin bir sanayi devi olarak öne çıkışı karşısındaki politikalarında yararlı bir paralellik görüyor. 1840 sonlarında ABD ve İngiltere'nin (o zaman dünyanın tek süper gücü) Kuzeybatı Pasifik'deki toprak anlaşmazlıkları ve aynı bölgedeki çok kazançlı kürk ticaretinden dolayı savaşın eşiğine geldiğini, sonraki yıllarda ise İngiltere'nin ABD'yi sindirmek yerine onunla uyuşmayı tercih ettiğini belirtiyor. DeLong, 1900'e gelindiğinde ise artık çatışma fikrinin, 'ticaret bağları ve ekonomik bağlar çok sıkılaştığı, politik sistemler çok uyumlu hale geldiği için aptalca' görüldüğünü söylüyor. Benzer bir biçimde, Çinlilerin ekonomik gelişimlerine ABD'nin köstek değil destek olduğunu zamanla görmeleri halinde dünyanın daha güvenli olacağı görüşünde."
Makalede, Nixon'dan beri ABD'nin Çin politikalarındaki yalpalamasının altı da çiziliyordu:
"Başkan Nixon'un 1970'lerin başında ABD'nin Çin'e açılmasına öncülük etmesinden bu yana her yönetim Pekin'i açık bir dost görme ile potansiyel bir düşman görme arasında bocaladı. Bush yönetimindeki bazı Asya uzmanları şimdi, ABD'nin Çin'e karşı geçen yıl 160 milyar dolara ulaşan ticaret açığının politik yansımalar olmaksızın sürdürülemeyeceğinden endişe duyuyor. Ayrıca, daha uyuşmacı Dışişleri Bakanlığı'nda bile, Çin'in enerji kaynakları peşinde oluşunun Burma ve Venezüela gibi yerlerde hoş olmayan hükümetleri güçlendirdiğine ilişkin endişe giderek artıyor."
"Çin'in niyetleri üzerine daha endişeli görüşlerin, uzun bir gecikme ve sıcak bir iç münazaranın ardından önümüzdeki hafta Pentagon'un Çin askeri gücü değerlendirmesinde açıklanması bekleniyor. Savunma yetkilileri raporun arabulucu inceleme süreçlerinde fazla yumuşatılmadığını ve Beyaz Saray ile Dışişleri Bakanlığı'ndaki bazı kişilerin ayıklanmasını umdukları bir dizi potansiyel çatışma senaryosunu içereceğini belirtiyorlar."
Makalenin yayınlanmasından bir hafta sonra, 4 Haziran 2005'de ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, International Institute for Strategic Studies adlı kuruluş tarafından Singapur'da düzenlenen "Asya Güvenlik Konferansı"nda şöyle diyordu:
"Soğuk Savaş geride kalmış olsa da bu bölge maalesef hâlâ bazı eski düşmanlıkların yükünü taşıyor ve askeri bütçeler artıyor. Bunlar üstünde durulması gereken meseleler.
"Çin'in öne çıkışı bu dönemin önemli bir yeni gerçeğidir. Aslında dünya, barışçı çözümleri destekleyen bir Çin'i, çalışkan ve iyi eğitimli insanları uluslararası barışı ve karşılıklı zenginleşmeyi destekleyen bir Çin'i dostça karşılar. Ama Çin'e ilişkin içten bir tartışmada, bölge açısından önem taşıyan meseleler göz ardı edilemez.
"ABD Kongresi, ABD Savunma Bakanlığı'nı, Çin'in askeri stratejisi ve modernizasyonu üzerine yıllık rapor vermekle yükümlü kılıyor. Bakanlığın 2005 raporu yakında yayınlanacak.
"Başka şeylerin yanı sıra raporda şu sonuca varılıyor ki, Çin'in savunma harcamaları Çin yetkilileri tarafından bildirilenden çok daha yüksektir. Çin'in dünyadaki üçüncü büyük askeri bütçeye, kesin olarak da Asya'daki en büyük askeri bütçeye sahip olduğu tahmin ediliyor."
"Çin'in füze gücünü, füzelerinin sadece Pasifik bölgesinde değil dünyada pek çok farklı yere ulaşmasını sağlayacak biçimde, aynı zamanda da bu bölgedeki füze yetkinliğini artırarak genişlettiği görülüyor. Çin, aynı zamanda gücünü yansıtma yeteneğini artırıyor ve ileri askeri teknoloji sistemleri geliştiriyor."
Rumsfeld hemen ardından şu soruları yöneltiyordu:
"Çin'i tehdit eden bir devlet olmadığına göre insan merak ediyor: Yatırımların sürekli artması neden? Bu sürekli, giderek büyüyen silah alımları neden? Bu sürekli, büyük çaplı askeri konuşlandırmalar neden?"
Singapur konuşmasından üç gün sonra Reuters tarafından geçilen haberdeki veriler, Rumsfeld'in mide bulandırıcı pişkinliğini güncellenmiş rakamlarla ortaya serecekti. Haberde, 2004 yılında dünyada askeri harcamaların bir önceki yıla göre yüzde 5 artarak 1 trilyon doları aştığı ve bunda ABD'nin askeri harcamalarındaki artışın başrolü oynadığı bildiriliyordu. İsveç merkezli Stockholm International Peace Research Institute'un (SIPRI) raporuna göre ABD 455 milyar dolarlık askeri harcamalarıyla (2003'deki 405 milyar dolara göre yüzde 12 artış) tüm dünyadaki askeri harcamaların yaklaşık yarısını temsil ediyordu. ABD'nin askeri harcamaları aynı zamanda bu ülkenin gayrisafi milli hasılasında yüzde 3.9'luk bir paya ulaşmıştı (1999'da yüzde 3.0). Çin'in askeri harcamaları ise 2004'de önceki 10 yılın ortalamasına göre azalarak 35 milyar dolara düşmüştü.
Öte yandan Pentagon'un 2005 Çin Raporu, Singapur konuşmasını izleyen günlerde de yayınlanmıyor, rapor ertelendikçe erteleniyordu. Singapur konuşmasından bir ay sonra, 5 Temmuz 2005'de Reuters tarafından geçilen haberde, raporun Bush yönetiminin görüşlerine uygun hale getirilmesi için çalışmanın genişletilmiş olabileceği bildiriliyordu. Haberde ayrıca, 1999'da yapılan kanunî düzenlemeye göre Kongre'ye 1 Mart'ta sunulmuş olması gereken raporun ne zaman yayınlanacağının belirsiz olduğu da ekleniyordu. (6)
Raporun yayınlanmasındaki rötar, sadece ABD yönetimi değil tüm "yurtsever koalisyon" içindeki Çin tartışmasının kritik bir düzeyde sürdüğü anlamına mı geliyor, yoksa Bush yönetiminin kristalleşmiş bir Çin politikası var da rapordaki uygunsuz yaklaşımların buna "uygunlaştırılması" çalışmaları mı devam ediyor? Çeşitli meseleler karşısında gösterilen tepkiler ve yapılan değerlendirmelerle birlikte ele alındığında, rötarın daha genel bir tartışmanın sonucu olduğu söylenebilir.
Japonya 1932-ABD 2001
Ip ve King Jr'ın makalesine geri dönüyoruz. Makalede bir de diyerek"Asya Enerji Raporu"na atıfta bulunularak şöyle deniyordu:
"Çin üzerine farklı görüşler, ordu ve Wall Street yetkililerinin Çin'in ekonomik ve askeri yükselişinin etkilerine ilişkin görüşlerini paylaşmak üzere New York'daki Dünya Ticaret Merkezi'nde bir araya geldiği 2001 yılında da çok belirgindi. Toplantının düzenleyicisi, o zaman ABD Deniz Harp Akademisi'nde öğretmen olan Thomas Barnett, iki grubu birbirine yakınlaştıracağını umuyordu. Ama grupların karşıt görüşleri iyice pekişti."
"Şimdi yazar ve danışman olan Barnett, Wall Street katılımcılarının, 'Güvenlik meselelerine baktığımda Çin'le stratejik bir ortaklığın nasıl daha da zorunlu olduğunu görüyorum' dediğini söylüyor; ordu temsilcileri ise, 'Vay canına, bütün bu ekonomik rekabeti kavradığımda Çin'le savaş bir o kadar kaçınılmaz görünüyor' diyormuş."
Makalede Barnett'ın sözlerine atıfla altı çizilen kısacası şuydu: İş dünyası ve siviller Çin'le iyi ilişki, hatta "stratejik ortaklık" yanlısı; askerler ise bunu bir ihtimal olarak görmüyor ve sıcak çatışmaya hazırlanıyor.
Makalede sözü edilen Wall Street katılımcıları kimdi? ABD'nin en büyük devlet borcu satıcısı Cantor Fitzgerald'ın üst düzey yöneticileri.
Wall Street'te alınıp satılan Amerikan devlet borcunun resmi temsilcileri konumundaki askerlerse, Ip ve King Jr'ın çizdiği tabloda kötümser, cahil ve sonuçta sorumsuz unsurlar olarak yerlerini almışlardı.
Makalede "barışçı sivil-savaşçı asker" kutuplaşmasını vurgulayan bu bölümden sonra gelen, Japonya tarihine ilişkin şu satırları da okuyalım:
"Tarih, ekonomik ilişkilerin ülkeler arasında çatışmaları engellemeye yaradığını, ama bunun tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Tokyo'daki Waseda Üniversitesi'nden Japon ekonomi tarihçisi Hideaki Miyajima (Harvard'da misafir öğretim üyesi), 1920'lerde Japonya'da düşük ithalat tarifeleri olduğunu ve ülkenin demokratik, sivil hükümetinin teknolojik farkın hızla kapatılması için Avrupa ve ABD şirketleriyle işbirliklerini teşvik ettiğini söylüyor. Japonya'nın tek büyük otomobil montaj tesisini General Motors ve Ford Motor yönetiyormuş. Japonya'daki 'zaibatsu'nun (sanayide faaliyet gösteren holdingler) yöneticileri Batı yanlısıymış. Pekçoğu çocuklarını Amerikan üniversitelerine gönderiyormuş.
"Ama bu Batı yanlısı elitler, militarizmin ve emperyal genişlemenin güçlerine direnemeyecek kadar zayıfmış. Miyajima, ekonomik bunalımın, ordunun gücünü aldığı geniş tarım nüfusuna orantısız bir darbe indirdiğini belirtiyor. Bu [darbe] ekonomik eşitsizliği artırıyor ve geleneksel iş elitine öfkeyi körüklüyor.
"1932'de ordu destekli sağcı milliyetçiler, hem Japonya başbakanını hem de iş dünyasının önde gelen temsilcilerinden, Massachusetts Institute of Technology eğitimli Mitsui Grubu yöneticisi Takuma Dan'ı öldürüyorlar. 1936-37'de ordu yönetimi eline alma işini tamamlıyor ve çelik, otomotiv, makine gibi askeri açıdan stratejik sanayi kollarında ithalatı ve yabancı yatırımları sınırlandırmaya başlıyor. GM ve Ford ülkeden ayrılmaya zorlanıyor; yerlerini Toyota Motor ve Nissan Motor alıyor.."
Japonya'nın yakın tarihine ilişkin bu satırlar, özellikle de 1932'deki "ordu destekli suikastler", kısa bir makalede ABD'deki iş dünyası-ordu kutuplaşmasıyla birlikte okunduğunda bazı şeyler çağrıştırıyor. Makalenin yazarlarının bu paralelliği de "yararlı" gördükleri, oraya peş peşe laf olsun diye koymadıkları ortada.
Okuru "militarist ve emperyal genişlemeci güçler"in neler yapabileceği üzerine düşünmeye çağırırken bağlamı böyle kuran, Japonya'daki ordu destekli 1932 suikastleriyle ABD'deki -2001'de daha da pekiştiği söylenen- iş dünyası-ordu kutuplaşması arasında paralellik ima eden bir makale, büyük ihtimalle The Wall Street Journal'da daha önce yayınlanmamıştır.
Belki 2001'deki Asya Enerji Raporu tartışmalarından sadece aylar sonra, 11 Eylül 2001'de uçakların çarptığı yerin tam da tartışmaların yapıldığı yer olduğu, tartışmadaki kutuplardan birinin (Wall Street) "evi" olduğu da makaleye eklenebilirdi. Hatta aslında İkiz Kuleler'de ölen her dört kişiden birinin Cantor Fitzgerald çalışanı olduğu; yani Barnett'in düzenleyicisi olduğu think tank çalışmasında ordu temsilcileri karşısındaki kutubu oluşturan şirketin çalışanları olduğu da..
Japonya 1932-ABD 2001 paralelliği kuran bir makalenin 11 Eylül olaylarını izleyen aylarda neden yazılmamış olduğu, neden ve hangi güdülerle dört yıl sonra yazıldığı, üstünde durulması gereken bir konu. Financial Times köşeyazarı Anatol Lieven ve emekli albay Andrew Bacevich gibi Wall Street Journal köşeyazarları Greg Ip ve Neil King Jr da neden şimdi militarizm ve milliyetçiliğe dikkat çekiyor?
2000'den itibaren Çin Raporu çalışmalarının yürütüldüğü National Defense University'de, 1996'da "Şok ve Dehşet"in ("Shock and Awe") kitabı yazılırken militarizmin yükselişi henüz başlamamış mıydı? (7) Bugün militarizme daha da gaz vermesinden endişe edilen raporun biçimlendiği "Milli Savunma Üniversitesi", o Clinton yıllarında endişe verici raporların hazırlandığı bir yer değil, ekonomik ilişkiler temelli barışa hizmet eden bir yer miydi? General Smedley Butler'ın 1933'de "savaş hazırlıklarının beyin takımı" (8) dediği şeyin bir parçası değil de, New York Times yazarı Thomas Friedman'ın 1999'da "görünmez yumruk" (9) dediği şeyin bir parçası mı?
Hadi öyleydi diyelim. Ya sınırsız ve sonsuz savaş stratejisinin "teröre karşı savaş"la alternatifsiz devlet politikası haline geldiği 2001 sonbaharında da militarizm, milliyetçilik gibi, hâlâ buzdolabındaydı da yükselişe geçmek için çıkarılıp çözülmeyi mi bekliyordu?
Öte yandan, Ip ve King Jr tarafından yansıtılan Japonya 1932 portresindeki milliyetçilik ve militarizm dinamiği, dün ya da bugün için, herhangi bir an için geçerli midir? "Çatışmaları engellemeye yaradığı" söylenen "ekonomik ilişkiler"den bağımsız, kendi başına böyle bir dinamik gerçekten var mıdır? Japonya'yı barışçı ekonomik ilişkilerden koparıp savaşa sürükleyen, "gücünü geniş tarım nüfusundan alan ordu"nun öncülüğündeki "militarizm ve emperyal genişleme güçleri", ne kadar gerçek bir etkendir?
Japonya'nın içe kapandığı ve korumacı politikalara yöneldiği dönemde tıpkı Japonya gibi içe kapanan ve korumacılığa yönelen ABD'de bu simetrik durumun dinamiği de mi aynıydı? 1929'daki Büyük Bunalım'ın ardından 1930'larda ABD'nin içe kapanması da mı "militarizm ve emperyal genişleme güçleri"nden kaynaklanıyordu?
"Emperyal genişleme"yi bir imparatorluk egosuna indirgeyen, bunu sermaye birikimiyle, bu birikimin temsilcileriyle, birikim açısından ortada duran hedefler ve sorunlarla hiç ilişkilendirmeyen bir bağlam, hele Miyajima gibi bir akademisyen tarafından kurulduğunda çok işe yarıyor. Bugünün günâh keçilerini dünün günah keçilerine atıfta bulunarak ("yararlı paralellik") yaratmayı kolaylaştırıyor; keçilerin gerçekliği tarihsel perspektif de eklendiğinde neredeyse tartışılmayacak hale geliyor.
Ip ve King Jr'ın Miyajima'ya atıfla çizdikleri Japonya 1932 tablosunda da milliyetçilik ve militarizmin yükselişi nasıl da olumsal: Düşük tarifelerden, GM ve Ford yönetimindeki otomobil fabrikalarından, demokratik ve sivil bir hükümetin ekonomik işbirliği teşviklerinden, bir anda içe kapanmaya, korumacılığa, faşizme. Neden? "Tarım nüfusu destekli ordunun militarizmi ve milliyetçiliği"nden; "Batı yanlısı elitlerin militarizmin ve emperyal genişlemenin güçlerine direnemeyecek kadar zayıf oluşu"ndan. Ama bu "zayıf Batı yanlısı elit"e karşı militarizm ve emperyal genişleme güçleri neden daha önce harekete geçmedi?
ABD Kongresi neyin temsilcisi?
Bugün ABD ile Çin arasındaki iplerin gerilmesine neden ne?
ABD Maliye Bakanı John Snow, Pentagon'dan aldığı yüreklendirme ve talimatlarla mı demeç üstüne demeç verip ısrarla yuanın dalgalanmaya bırakılmasını beklediklerini sadece Çinli meslektaşına değil de, hır çıkarmaya kararlı olduğunu herkese göstermek istercesine ABD kamuoyuna ve dünyaya ilan ediyor? Snow ABD Senatosu'nda "Çin'in harekete geçtiğini göreceğiz - ve beni bir kez daha buraya çağırmanız halinde, bu sözlerimi altı ay içinde yemek zorunda kalabilirim" diyerek bir tür iddiaya girme cesaretini nereden buluyor? Amerikalı komutanların desteğinden mi?
"Altı ay" iddiası nereden kaynaklanıyor?
Senatörler Charles Schumer ve Lindsey Graham tarafından sunulan, ABD'ye ithal edilen tüm Çin ürünlerine yüzde 27.5 tarife uygulanmasını öngören "Çin Parası Kanunu Tasarısı" ("China Currency Bill") Nisan ayı başlarında ABD Senatosu'nda ezici bir çoğunlukla (67'ye 33) kabul edildi. 67 senatör neden tasarıya evet oyu vermişti? Yükselen milliyetçilik ve militarizm dalgasından etkilendikleri için mi? Senatörler hangi hedefleri temsil ediyordu? "Çin Parası Kanunu Tasarısı" neyi temsil ediyor?
Stephen Roach, 8 Nisan 2005 tarihli "Korumacılığın trampet sesleri" başlıklı makalesinde şöyle diyor:
"Saldırının başını ABD Senatosu çekiyor. Geniş tabanlı bir partiler üstü destek gösterisinde, 6 Nisan'da, Senato sessiz bir mutakabatla Charles Schumer (New York'dan liberal Demokrat) ve Lindsey Graham (Güney Carolina'dan muhafazakâr Cumhuriyetçi) tarafından teklif edilen Çin Parası Kanunu Tasarısı'nı geçirdi; bu kanunla ABD'de satılan tüm Çin ürünlerine yüzde 27.5 tarife uygulanacak. Schumer ve Graham, ABD ideolojik yelpazesinde, hayal edebileceğiniz kadar birbirinden uzaktır. Ama bir araya geldiler ve ABD ticaret açığının suçunun Çin'e yüklenmesi gerektiği konusunda birleştiler.."
Yürürlüğe girmesinden itibaren 180 gün içinde Çin parasının yüzde 27.5 oranında değerlendirilmemesi halinde yüksek tarifelerin uygulanmaya başlanmasını öngören kanun (Bakan Snow'un "altı ay iddiası"nın dayanağı) ve genel olarak ABD'de yükselen çift damarlı korumacılık, iş dünyasının "militarist ve emperyal genişleme güçleri karşısında güçsüz kalması"ndan kaynaklanmıyor. ABD'de korumacılığın, "küreselleşme ve ekonomik değişime ayak uydurmada gerilimi süren orta sınıf"ın kollanmasıyla da bir ilgisi yok. İthal Çin ürünlerine yüksek tarifeyi dolu bir silah olarak çekmeceye koyanların hedefi belli: Giderek büyüyen ve özellikle ticaret açığının şişirdiği ABD cari açığının bir noktada dolar egemenliğini sarsmaması için, ticaret açığının daha pahalı bir yuanla düzeltilmeye başlanması.
Peki, Çin, Hindistan ve diğer ucuz emek ülkelerine sermaye akışı sürdükçe, söz konusu açık bu ülkelere yönelik "paranın değerini yükselt" baskılarıyla ya da doların devalüasyonuyla gerçekten düzeltilebilir mi? Yoksa tek çözüm, Panagariya'nın da sözünü ettiği "sonsuz borçlanma" mıdır?
Peki bu tek çözüm için ön koşul olan küresel dolar egemenliği ve ABD borsalarında kote şirketlerin yüksek kârlılığı eşzamanlı olarak nasıl korunacak?
"Kötümserler"e karşı "ABD hegemonyasının sürdürülebilirliği"ni kanıtlamaya çalışan ve sorunların nasıl kolaylıkla üstesinden gelinebileceğini anlatan bir "partiler üstü" analizle bu sorulara odaklanacağız.
Ama önce, tıpkı "milliyetçilik ve militarizmin yükselişi" tablosunda olduğu gibi piyasayı, sermaye hareketlerini, ticareti devlet politikalarından soyutlayan "politikleşme" efsanesi üzerine birkaç not..
"Ticaret döngüsünün politikleşmesi" ne demek?
Lieven, Ip ve King Jr.'dan farklı olarak üretim, ticaret ve birikimle ilişkili olgular üstünde duran, devlet politikalarındaki yönelimleri "milliyetçilik ve militarizmin yükselişi" gibi şeylerle açıklamaya kalkışmayan Morgan Stanley ekonomisti Stephen Roach, buna karşılık bir başka efsaneye katkıda bulunuyor. Roach'a göre bugün bir "politikleşme" yaşanıyor.
9 Mayıs 2005 tarihli "Ticaret döngüsünün politikleşmesi" başlıklı makalesinde şöyle diyor: "Çoğu politikacı 10 yıllık çıpanın Çin'e, Amerikalıları pazar paylarından ve işlerinden eden haksız bir rekabet avantajı sağladığını düşünüyor. Çin'in parasını değerlendirmesine yönelik baskı yükseliyor. Kongre, eğer [Çin] bunu yapmazsa ABD'de satılan tüm Çin ürünlerine tarifeler uygulamakla tehdit ediyor."
Makalede, "içeride tasarruf yapmayan ABD'nin büyümek için dışarıdan tasarruf fazlalarını ithal etmek zorunda olduğu"nu, "yabancı sermaye çekebilmek için büyük cari açıklar ve ticaret açıkları vermek zorunda olduğu"nu söyleyen Roach'a göre Çin'e yönelik baskıların altında "Amerikalıları pazar payından ve işlerinden eden haksız rekabet"e karşı korumacılık yatıyor. "Çözmeye çalıştıkları sorunun merkezinde" olan ve "suçu başkasına yüklemek isteyen" Amerikalı politikacılar ise bu korumacı politikaya yönelerek hata yapıyor, çünkü, "ABD tasarruf yetersizliğini tıkamak için birileriyle ticaret yapmak zorunda olduğu sürece, Amerikalı tüketicilerin ucuz ve kaliteli Çin mallarına erişimi bir avantaj oluşturuyor." Üstelik, "son 10 yılda Çin ihracatındaki büyümenin yüzde 62'lik bölümü, merkezleri dünyanın başka yerlerinde bulunan çokuluslu şirketlerin Çin'deki iştiraklerinden geliyor."
Roach, "Washington, Çin ticaretine sınırlama getirecek olursa kendine vereceği zarara şaşırabilir" diyor ve ekliyor: "Çin'i pataklama ayrıca daha geniş ölçekte küresel ekonomi açısından da ciddi riskler taşıyor. Son 35 yılda küresel ticaret dünya gayrisafi hasıla büyümesinin giderek güçlenen motoru oldu. Bu trend özellikle son yıllarda belirginleşti: 1997-2004 döneminde dünya mal ve hizmet himetindeki genişleme, toplam küresel gayrisafi hasıla artışının yüzde 38'ini oluşturdu."
Birincisi, Roach'a göre Çin parasına yönelik baskılarla uygulanmaya çalışılan korumacılığın, amaç açısından Çin tekstiline ya da Rus çeliğine karşı korumacılıktan bir farkı yok. Roach makalesinde, "büyüme için tasarruf fazlası ithal etme" ve "yabancı sermaye çekebilme için sürekli açık verme" zorunluluklarının doların konumu açısından yarattığı gerilimin üzerinde durmuyor, Çin'e karşı ticaret açığının "pataklama"yla düzeltilmesi çabalarını böyle bir gerilimle ilişkilendirmiyor.
Borçlanma ve dış kaynakla yaşama sürecinin bir noktada tersine dönebileceği ve yabancıların ellerindeki dolarları başka paralarla değiştirmeye başlayabileceğine ilişkin endişelerden, bunun zaten paralel bir süreç olarak ne zamandır yaşanmakta olduğundan (http://www.beseridurumlar.org/dda34.html) söz etmiyor. Ona göre tüm Çin ürünlerine tarife uygulama tehdidi, doların küresel para konumunu ve istikrarını korumaya yönelik bir araç değil, çelik tarifeleri ve tekstil kotalarında olduğu gibi ABD ekonomisinin korunmasına yönelik bir araç.
Roach'un "ticaret döngüsünün politikleşmesi"nden kast ettiği de, ABD ekonomisinin dış rekabete korunması için küresel ticaret döngüsüne politik müdahele.
İkincisi, makalenin başlığından anlıyoruz ki ticaret döngüsü daha önce politize değilmiş. Roach ne diyor: "Oportünist politikacıların çalışanlarda biriken öfkeyi sömürmede böylesine etkili olmasına şaşırmamak gerek."
Böylece günâh keçisi avında "milliyetçiler" ve militaristler"in yanına bir de "oportünist politikacılar" ekleniyor.
"Piyasaları biçimlendiren sosyo-politik etkenler"
"Politikleşme" ve "oportünist politikacılar" vurgularında Roach yalnız değil.
Bloomberg News'dan William Pesek Jr, 7 Temmuz 2005 tarihli makalesinde Bangkok'tan şöyle yazıyor:
"Japon yetkililere göre G-8 liderleri bu hafta İskoçya'daki görüşmeler sırasında, Çin'in 10 yıldır sürdürdüğü, dolara karşı 8.3'te sabit kur çıpasını gevşetmesini talep etmeyeceklerini söylemişler. G-8'de bunun değil de artan petrol fiyatlarının ekonomik sonuçları üzerinde durulmuş. Ama ABD, Avrupa ve Japonya'nın Çin'i yuan meselesinde birdenbire kendi haline bırakacağına gerçekten inananabilecek var mı? Bu konu ekonomiden çok politikanın meselesi haline gelmiş durumda ve işsizliği azaltmak için mücadele eden politikacılar Çin'i uygun günah keçisi ve kum torbası olarak görmeye devam edecekler."
Gene "işsizliği azaltma" (dolar egemenliğinin korunması değil) ve gene "politikleşme": "Bu konu ekonomiden çok politikanın meselesi haline gelmiş durumda."
ABD 1985 yılında Almanya, Fransa, İngiltere ve Japonya'ya Plaza Anlaşması'yla (Plaza Accord) dolarda devalüasyonu kabul ettirirken "ticaret döngüsü" saf ekonomik miydi? Söz konusu anlaşma, "ekonominin meselesi" miydi? (10)
Aşağıdakilerin hangisinde öyleydi?
- Başkan Nixon 1971'de doların altına çıpasını çözerken?
- 1944'de Bretton Woods Anlaşması imzalanıp IMF ve Dünya Bankası'nın temelleri atılırken?
- ABD'de 1933'de 30 saatlik çalışma haftası kanun teklifi ("Black Kanunu") çöpe atılıp bunun yerine New Deal uygulamaları başlatılırken?
- 1925'de İngiltere altın standardına dönerken?
- 1863'de Manchester Ticaret Odası eski başkanı Edmund Potter dokuma işçilerinin İngiltere dışına göç etmemesi için "moral işyerleri" açılmasını önerirken ve sonuçta bu öneri kabul edilip emek göçünün önü kesilirken?
- Ya da 21. yüzyılın hemen başında, Barnett, Asya Enerji Raporu'nda şu ibarenin altına imzasını atarken: "ABD Hükümeti, ABD askeri gücü aracılığıyla ve dünyanın yegâne askeri süper gücü olarak sahip olduğu Leviathan konumuyla, sistemin istikrarı açısından aslan payını sağlayandır."
Herhalde olsa olsa ticaret döngüsünün "politikleşmesi"nden değil, "politikliği"nden söz edilebilir.
"Politikleşme" konusunda 250 yıllık bir tabloyu özetleyen net bir değerlendirmeyi, bir piyasa adamının, yatırım danışmanı Henry C.K. Liu'nun Asia Times'a yazdığı makalede görüyoruz. (11)
Makale şöyle başlıyor:
"Döviz kur oranlarını piyasalara dayalı arz ve talebin belirlediğine ilişkin bir ekonomi ders kitabı efsanesi vardır. Ekonomi, arz ve talebi etkileyen piyasaları biçimlendiren sosyo-politik etkenleri hesaba katmama eğilimindedir."
Liu daha sonra 18. yüzyılda yaşananlara atıfta bulunarak şöyle diyor:
".. Amerikalılar sonunda ticaret ilişkilerindeki [İngiltere ile] dezavantajlara uyanmaya ve bir imalat sektörü yaratabilmek için Avrupa'dan (daha çok Fransa ve Hollanda) sermaye toplamaya başladıklarında, İngiltere, Amerika'da demir mamûl imalatını yasaklayan Demir Kanunu'nu çıkardı; bu, giderek zenginleşen koloni halkı arasında büyük rahatsızlığa neden olmuştu. Smith [Adam], yerli üretim ve serbest dış ticareti destekleyen bir karşı hükümet politikası savundu; bu politika 'laissez faire' olarak adlandırılacaktı (Bu tür ters düşüncelerle ilişkisi olamayacak İngilizler, İngilizce bir ad vermeyi red ettikleri için). Laissez-faire, sözlük anlamındaki gibi 'kendi haline bırakın' demek değildi. Bu, merkantilizme karşı etkin bir devlet politikası anlamına geliyordu. Neoliberal serbest piyasa ekonomistleri -diğer kötü özelliklerinin yanı sıra- 'laissez faire'i ticarete devlet tarafından müdahele edilmemesi gibi yansıtmalarında olduğu gibi, kötü tarihçilerdir."
Öte yandan, makalelerinde "politikleşme"den söz ederken Roach'un da, Pesek Jr'ın da kast ettiği şeyin belki farklı olduğu, onların sadece bunu yeterince açık ifade edemediği düşünülebilir. Onlar belki aslında, ticaret döngüsünün devlet ve sermaye temsilcileri açısından politikleşmesinden değil, bu döngüde yaşananların şimdi "öfkenin biriktiği çalışanlar"ın ya da genel olarak alt ve orta sınıfların politikleşmesine yol açmasından söz ediyorlar; bu tabana inişin yasama ve yürütmenin temsilcilerinde -"oportünizm"in de boy göstermesine yol açan- olağan dışı bir duyarlılık yaratmasından..
Gene de, başka, daha marjinal tepkilerde bunun izleri belki bulunabilir, ama ABD Senatosu'nun üçte iki çoğunlukla evet dediği Çin Parası Kanun Tasarısı'nın böyle bir duyarlılığın ya da "oportünizm"in ürünü olduğu söylenemez. Tasarıda amaçlananın "işsizliğin azaltılması" ile değil, tek kutuplu bir küresel politik-ekonomik sistemin sürdürülmesiyle ilişkili olduğunu, sözünü ettiğimiz "partiler üstü" analizde şimdi daha açık görebiliriz.
Partiler üstü analiz: "ABD hegemonyası sağlam temeller üzerinde"
Son günlerde rötar yapan sadece Çin Raporu değil. Çin Parası Kanun Tasarısı'nı hazırlayan senatörler Schumer ve Graham'ın ABD Merkez Bankası Başkanı Greenspan ve Maliye Bakanı Snow'la görüşmesinin ardından kanun tasarısı için nihai oylama da ertelenmiş durumda. Erteleme kararından kısa bir süre sonra Çin, tarihî bir kararla yuandaki 10 yıllık dolar çıpasını kaldırdı. Bu durumda Çin Parası Kanunu'nun artık ancak, yuan revalüasyonu istenen düzeyde yapılmadığı takdirde tekrar gündeme geleceği de düşünülebilir. (12)
Çin raporunun "uygunlaştırılması" ve çekmeceye koyulan dolu silahla ne yapılacağı üzerine tartışmalar süredursun, bu tartışmaların Bush yönetimi ya da yeni muhafazakârlar ekibiyle sınırlı olmadığını, çok daha geniş bir platformda yürütüldüğünü, Mart 2005 tarihli bir analiz ortaya koyuyor. Analiz, "Council on Foreign Relations" (CFR) adlı "partiler üstü" kuruluşun imzasını taşıyor. "Tahsilat Konsorsiyumu" ortağı ve 1999 NATO bombardımanının mimarı Madeleine Albright'tan (Clinton yönetiminde dışişleri bakanı) 1995 Dayton Barış Anlaşması'nın mimarı Richard Holbrooke'a (ABD eski BM büyükelçisi, Clinton yönetiminde dışişleri bakan yardımcısı), Carlyle Grubu'nun yöneticisi ve John Hopkins Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyesi David M. Rubenstein'den (Carter yönetiminde iç politika danışmanı) London Business School Dekanı Laura D'Andrea Tyson'a, Newsweek International'ın editörü Ferit Zekeriya'dan ABD eski dışişleri bakanı Colin Powell'ın başdanışmanı Richard N. Haass'a, Citigroup Yönetim Kurulu Başkanı Robert E. Rubin'den (Clinton yönetiminde maliye bakanı) Time Warner yöneticisi Jeffrey Bewkes'e birbirinden elit yurtsever-küreselleşmeciler tarafından yönetilen CFR'ın dergisi Foreign Affairs, söz konusu analizi Çin Parası Kanunu Tasarısı için Senato'da yapılan oylamadan hemen önce yayınlamıştı.
David H. Levey ve Stuart S. Brown imzalı analizden alıntıları mümkün olduğunca geniş tutmak yararlı olacak, çünkü bu analizin, yurtsever koalisyon içinde esas alınan temel çerçeveyi yansıttığı söylenebilir
Analiz şöyle başlıyor:
"Kendini Cassandra sananlar, başlangıcından beri Amerikan imparatorluğunun kaçınılmaz çöküşünü öngörüp duruyorlar. Önce Sputnik ve 'füze açığı' geldi, bunu Vietnam, Sovyet nükleer denkliği ve Japonya'nın ekonomik tehditi takip etti.. ABD'nin 1990'larda ekonomik ve politik gücünü yeniden tesis etmesi bu korkulara bir an için son vermişti. Ama son günlerde, ABD hegemonyasının sürdürülebilirliği açısından yeni bir tehdit ortaya çıktı: 'Yabancı sermayeye ve büyüyen dış borca aşırı bağımlılık.' Eski Maliye Bakanı Lawrence Summers, 'Dünyanın en büyük gücünün dünyanın en büyük borçlusu olmasında garip bir şey var' diyor."
"İmparatorluk" ve "hegemonya" sözcüklerinin daha ilk satırdan böyle pervasızca kullanılması okura dehşet verici gelebilir. Ama üstünde fazla durmamak gerek, çünkü "hegemonya", "egemen" sözcükleri analiz boyunca aynı pervasızlıkla defalarca kullanılacak ve evet, analiz zaten ilk satırından son satırına kadar dehşet verici.
Asıl üstünde durulması gereken, daha baştan tartışmaya konu olan "tehdit"in açık bir biçimde ortaya koyulması: "Amerikalıları pazar paylarından ve işlerinden eden haksız rekabet" ya da genel olarak Amerikan ekonomisinin yabancı ekonomiler karşısında korunmaya muhtaç olup olması gibi şeyler değil, "yabancı sermayeye ve büyüyen dış borca aşırı bağımlılık".
Yazarlara göre bu bağımlılık dolar egemenliği açısından bir sorun yaratmıyor ve "ABD hegemonyası sağlam temeller üzerinde duruyor." Bu temellerin ne olduğuna bakalım:
"ABD hegemonyası gerçekte sağlam temeller üzerinde duruyor: yenilikler [innovations] ve yeni teknoloji uygulamalarında öncülüğünü sürekli genişleten, yabancı merkez bankaları ve özel yatırımcılar açısından süregelen çekiciliğini sağlamlaştıran bir ekonomiye dayanıyor. Doların küresel para standardı olarak rolü tehdit altında değil ve dış borçların ABD'nin mali istikrarı açısından riski abartılıyor. Ekonomi elbette bir noktada doların değerinin düşmesine ve faiz oranlarında artışa uyum sağlamak zorunda kalacak. Ama bu trendler en kötü durumda ABD tüketici hayat standartlarının gelişimini yavaşlatacak; ABD'nin küresel öncü [pacesetter] rolünü baltalamayacak..
"ABD'nin 'net dış borcu' tartışması, Arjantin, Brezilya, Türkiye gibi ülkelerin görüntülerini çağrıştırıyor, yaklaşan bir ABD çöküşünün modeli olarak bu ülkelerdeki para çöküşlerini ve ekonomik krizleri akla getiriyor. Ama bu gelişen pazar vakaları ile küresel egemenin mevcut durumu arasında temel farklılılar var. ABD'nin dış borçları, küresel para standardını oluşturmaya devam eden kendi parası üzerinden [denominated] ve ekonomisi, küresel teknolojik yeniliklerin sınırlarını tutmaya, hızlı büyümesi ve yatırımcılara sağladığı yüksek gelirlerle yabancı sermaye ve göçmen işgücü çekmeye devam ediyor."
(6) Pentagon'un 2004 Çin raporu için adres
Çin raporuyla ilgili çalışmalar için Mart 2000'de National Defense University altındaki Institute for National Strategic Studies bünyesinde yeni bir merkez (Center for the Study of Chinese Military Affairs) oluşturulmasına ilişkin Pentagon bülteni için adres
(7) Irak işgalinde de uygulanan "Şok ve Dehşet" taktiğinin esaslarının geliştirildiği "Shock and Awe: Achieving Rapid Dominance" adlı kitap Aralık 1996'da National Defense University tarafından yayınlandı. Yazarlar: Harlan K. Ullman ve James P. Wade
(8) ABD Deniz Piyadeleri tümgenerali, yaşadığı tarihte Kongre'den iki Onur Madalyası birden almış iki Deniz Piyadeleri komutanından biri olan Smedley Darlington Butler'ın 1933'de yaptığı ve yakın çeveresi başta olmak üzere tüm ülkede şaşkınlık yaratan konuşmadan:
"Savaş sadece bir tezgâhtır. Sanırım bir tezgâh en iyi, halkın çoğunluğuna göründüğü gibi olmayan şey olarak tarif edilebilir. Sadece işin içindeki küçük bir grup neyle ilgili olduğunu bilir. [Tezgâh] çok küçük bir grubun çıkarı için kitleler feda edilerek uygulanır.. Tezgâh torbasında askeri çetenin bilmediği tek bir oyun yoktur. Düşmanı gösterecek 'işaret edicileri', düşmanı yok edecek 'fedaileri', savaş hazırlıklarını planlayan 'beyin takımı' ve 'Büyük Patron' Süper-Milliyetçi-Kapitalizm vardır.."
- Smedley Butler hakkında
- "Savaş bir tezgâhtır" ("War is a racket") başlıklı (makalesi
(9) New York Times yazarı Thomas Friedman, 1999'da yayınlanan kitabı Lexus ve Zeytin Ağacı'nda Adam Smith'in "görünmez el"ine gönderme yaparak "görünmez yumruk"tan söz ediyor: "Piyasanın görünmez eli, görünmez bir yumruk olmadan asla işe yaramayacaktır. McDonald's, F-15'lerin tasarımcısı McDonnell Douglas olmadan gelişemez. Ve Silikon Vadisi teknolojileri için dünyanın güvenliğini sağlayan görünmez yumruğun adı Birleşik Devletler Kara Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri, Donanması ve Deniz Piyadeleri'dir.. Amerika görevde olmadığında America Online da olmayacaktır."
(10) 22 Eylül 1985'de dünyanın en büyük beş ekonomisinin (ABD, Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere) maliye bakanları New York'daki Plaza Oteli'nde "Plaza Anlaşması"nı açıkladılar. Her ülke, ekonomik politikaları açısından belirli taahhütlerde bulunuyordu: ABD kamu açığını azaltacağına, Japonya daha gevşek para politikası izleyeceğine ve mali sektörde bir dizi reform yapacağına, Almanya vergileri azaltacağına dair taahhütlerde bulundu. Ayrıca tüm ülkeler, doların değerinin düşürülmesi için döviz piyasalarına müdahele edilmesinin gerekli olduğu üzerine mutabakata varıyordu. 1987 sonunda doların değeri gerek Alman markı gerekse Japon yeni karşısında yüzde 54 azalmıştı. Aynı yıl bu kez, doların denetlenemez bir düşüşe geçebileceği korkusuyla, doların stabilize edilmesi amacıyla Louvre Anlaşması (Louvre Acord) yapıldı.
(11) Liu hakkında bilgiye ve yazarın diğer makalelerine Asia Times arşivinden ulaşılabilir.
(12) Çin Parası Kanunu Tasarısı için nihai oylama Schumer ve Graham'ın Greenspan ve Snow'la yaptığı görüşme sonrasında ileri bir tarihe ertelenirken, taraflarca aşağıdaki açıklamalar yapılıyordu.
- Senatör Schumer'in açıklaması:
"Senatör Graham ve ben, Çin parasında düzeltme [reform] yapılmasını amaçlayan Schumer-Graham kanun değişikliğinin rafa kaldırılmasının 67 senatörün oylarıyla red edilmesinin, Çin'in para manipülasyonunun küresel gündeme yerleştirilmesinde etkili olduğuna inanıyoruz. Bu, Kongre'nin, Çin'in küresel ticaret piyasasında adil oynamasını ve sonunda parasını düzeltmesini sağlama konusunda ciddi olduğunu göstermiştir. Çin'in yuanı dolara çıpalaması, ABD ve dünya imalatçıları ve tüccarları açısından adil olmayan bir ortam yaratmaktadır. Bakan Snow ve Başkan Greenspan'le son aylarda, bugün de dahil, birkaç kez görüştükten sonra bu meselede ilerleme sağladığımıza ikna olmuş bulunuyorum. Bunun sonucu olarak, Çin ve ABD arasındaki bu yeni çabalara bir şans vermek için biraz esneklik göstermek istiyoruz. Dolayısıyla, kanunla ilgili Temmuz oylamasını erteleme konusunda anlaşmaya vardık."
- Maliye Bakanı John Snow'un açıklaması:
"Senatör Graham ve Schumer'in Çin tarife kanunu oylamasının ertelenmesini kabul ederek uzlaşma göstermelerini takdirle karşılıyorum. Çin'in daha esnek bir kur oranı rejimine geçmesi önem taşımaktadır; bu yönde hareket etmeleri için onları teşvik ettik ve onlar da daha fazla kur oranı esnekliği benimsemenin kendi çıkarlarına olduğunu kabul ettiler. Bunu yapmak Çin'in çıkarlarına olduğu gibi, aynı zamanda küresel ayarlama sürecinin de çıkarınadır. Uzun süredir devam eden çabalarımızın sonuç vermeye başladığına ve hedefimize ulaşma yönünde ilerlediğimize inanıyorum. Bu meseleye Senatör Graham ve Schumer tarafından gösterilen büyük ilgiyi takdir ediyorum. Kongre ile işbirliğimiz yapıcı olabilir ve yolumuzda ilerlerken hem her iki senatörle, hem de diğer üyelerle çalışmaya devam edeceğimi umuyorum."
- Milli Perakende Federasyonu Başkanı Tracy Mullin'in açıklaması:
"Bugün Senatör Schumer ve Graham, Çin'e parasının değerini yükseltmesi için zaman tanıyarak sağduyulu bir adım atmıştır."
- ABD-Çin İş Konseyi'nin açıklaması:
"Senatör Schumer ve Graham Çin'in parasının değerini yükseltmemesi halinde Çin mallarına tarife uygulanmasını öngören kanunla ilgili oylamanın ertelenmesini kabul ettikleri için memnuniyet duyuyoruz. ABD-Çin İş Konseyi, Çin'in, mali reformları buna olanak tanıyacak ölçüde ilerlemişken, piyasa güdümlü bir kur oranını benimsemesi konusunda senatörlerin hedeflerini paylaşmaktadır. ABD-Çin İş Konseyi aynı zamanda, daha esnek bir kur oranı uygulanmasına yönelik ara adımların yerinde olacağına da inanmaktadır. Ayrıca Çinli yetkililerin de kur reformunun Çin'in çıkarına olduğunu kabul ettiklerini görüyoruz. Maliye Bakanlığı'nın, diğer yürütme organlarının, Kongre'nin ve G7 ortaklarımızın daha esnek bir kur oranı politikası uygulaması konusunda Çin'le çalışma yolunda gösterdikleri yoğun çabaları destekliyoruz. Şimdi, cezalandırıcı bir kanun tehditi uzaklaştığına göre, Çin'i kur oranı esnekliği uygulama yönünde makul ara adımlar atarak ilerlemeye teşvik ediyoruz."
4. bölüm
 |
 |