Giriş
Makaleler
Seyir Defteri
Şeyler
Arşiv
Bağlantılar
...
...
ABD'de "yükselen" ne? - 4

...

...
Çıkış noktası: Doların değer kaybetmesi

Analizde, ABD açısından uluslararası net yatırım pozisyonu da (yabancıların elindeki ABD varlıklar ile ABD'nin elindeki yabancı varlıklar arasındaki farkın giderek açılması) ele alınıyor ve sanki verilerin altındaki farklı bir gerçeğin keşfine doğru adım adım ilerleniyor, son anda ise çıkış noktası hiç de keşif gerektirmeyen bir yerde bulunuyor: "Doların değer kaybetmesi."

"Dış borç münazarasının merkezindeki istatistikler, net uluslararası yatırım pozisyonudur (NIIP): ABD'de yaşayanların sahip olduğu yabancı varlıklar eksi yabancıların sahip olduğu ABD varlıkları. ABD 1989'a kadar dünyanın geri kalanına borç veriyordu; 1980'de NIIP, GSYİH'nın yaklaşık yüzde 13'üne ulaşarak zirveye çıktı. Ama o günden beri kronik cari hesap açıkları ABD'ye dünya tarihindeki en büyük net borcu yükledi. Yabancıların ABD'den alacakları (10.5 trilyon dolar) ABD'nin dışarıdan alacaklarından (7.9 trilyon dolar) fazla olduğuna göre, NIIP şimdi ekside: 2004 başında -2.6 trilyon dolar ya da GSYİH'nın -24%'ü.

"NIIP'nin dökümü, bunun gerçekte temsil ettiği riskin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. İki bileşen bulunuyor: bir yabancı şirket tarafından doğrudan denetlenen faaliyetlerin değeri olan doğrudan yatırım ve mali borçlar, yani hisse senetlerinin, tahvillerin ve yabancı bankalarda tutulan birikimlerin değeri. 2004 başında ABD'deki yabancı yatırım tutarı 2.4 trilyon dolarken, ABD'nin dışarıdaki yabancı yatırım tutarı 2.7 trilyon dolardı. (Doğrudan yatırım nispeten sabittir; daha çok uzun vadeli kârlılık beklentilerindeki oynamalara göre değişir.) Denklemden doğrudan yatırım çıkarıldığında, ABD'nin elindeki 5.1 trilyon dolarlık yabancı varlığına karşı yabancıların elindeki 8.1 trilyon dolarlık ABD varlığı kalıyor. Bu son rakam ABD GSYİH'sının koca bir yüzde 74'ü -alarma geçmek için iyi bir neden veriyor gibi görünen bir istatistik. Ama yabancıların elindeki ABD varlıklarını GSYİH'ya oranlamak, ABD mali varlıklarının toplamına oranlamaktan daha az aydınlatıcı olacaktır. 2004 başında değerli ABD kâğıtlarının toplamı 33.4 trilyon dolara ulaşıyordu (dünya toplamının yaklaşık yüzde 50'si). Yabancı yatırımcılar 4 trilyon dolarlık ABD Hazine bonolarının yüzde 38'inden fazlasına, ama 6.1 trilyon dolarlık kamu kuruluşu tahvillerinin (Fannie Mae ve Freddie Mac tarafından çıkarılanlar gibi) ancak yüzde 11'ine sahipti; 6.5 trilyon dolarlık şirket tahvillerinin yüzde 23'üne, 15.5 trilyon dolarlık borç kâğıtlarının da yüzde 11'ine. Bu dış borçlar 1990'ların ortalarında GSYİH'nın yüzde 1.5'inden 2004'de tahmini yüzde 5.7'sine çıkan -yaklaşık 650 milyar dolar- cari hesap açıklarının sonucudur. OECD ekonomistleri, GSYİH'nın yüzde 3'üne denk düşen açıkların ABD net yatırım pozisyonunu 2010'da GSYİH'nın -40%'ına getireceğini ve bunun -63% civarında sabitleneceğini tahmin ediyor. Eğer açık bugünkü düzeyde devam ederse, NIIP'nin 2010 itibarıyla GSYİH'nın -50%'sine geleceğini ve sonuçta -100%'e ulaşacağını tahmin ediyorlar." (13)

"Ama bu tahminlerde, doların değerinin azalmasının ve faiz oranları ile varlık değerlerinde piyasa ayarlamalarının NIIP artışını dengeleyebileceği göz önüne alınmıyor. 2002 ve 2003'de doların euro ve yen'e karşı değer kaybetmesi büyük cari hesap açıklarına karşı NIIP'i sabit tutmuştur. Aynı şey muhtemelen 2004 için de geçerli olacaktır..

"Asıl soru, ABD'nin kötüleşen net yatırım pozisyonunun ABD egemenliğinin ekonomik temellerini hangi ölçüde sarsabileceğidir. Bunun tam cevabı, cari hesap açıklarını ticaret açısından mı, ülke içi tasarruflar ve yatırım açısından mı, yoksa küresel zenginliğin bileşimi açısından mı açıkladığınıza bağlıdır. Gene de her bir durumda riskler iddia edilenden çok daha az korkutucudur. Ve kronik cari hesap açıkları, pek çok yönden, ölümcül yapısal zayıflıkları değil güçlü ekonomik temelleri yansıtmaktadır. "Cari hesap açıklarına ticaret temelli bir yaklaşım bu açıkları, değerinin üstünde bir para ve ABD ekonomisinin güçlü yapısal ithalat eğiliminin pekiştirdiği, sağlam bir ekonomik büyümenin yan ürünleri olarak görür. Bu yaklaşım açısından ABD'nin inatçı bir cari hesap açığı olması, açığın ticaret yapılan ülkelerdekinden daha hızlı artması ve büyüyen gelirinin orantısız bir bölümünü ithal mal ve hizmetlere harcamasındandır.
"Alternatif bir perspektif, çıkış noktasını, cari hesap açığını ABD'deki toplam yatırım ile ABD içindeki tasarrufun farkına eşitleyen hesap biçimi olarak alır. Bu açıdan bakıldığında düşük tasarruf, açıkların sorumlusudur. Korkulan, yabancıların tasarruf fazlalıklarını ABD'ye ihraç etmeye devam etmede ani bir isteksizliğe kapılmaları halinde ekonomik büyümenin sürmesi için gerekli yatırımın duracağı ve bunun ABD ekonomisini krize sürükleyeceğidir."

"Ama bu değerlendirme, ABD ekonomik hesaplarındaki tasarruf ve yatırımların değerinin altında olduğu göz önünde bulundurulduğunda daha az korkutucu hale gelir. Değerli kâğıtlardan, 401(k) planlarından ve konut değerlerinden elde edilen sermaye kazançları [capital gains], kişisel tasarrufların hesaplanmasının dışında tutulmuştur; bunlar eklendiğinde, ABD içindeki toplam tasarruflar GSYİH'nın yüzde 20'si civarındadır -diğer gelişmiş ekonomilerdekiyle hemen hemen aynı oranda. Ulusal hesap 'maddi olmayan' yatırımları da dışarıda tutar: işyeri eğitimi gibi bilgi yaratan faaliyetlere, yeni ürün geliştirme ve test etme faaliyetlerine, tasarım ve proje denemelerine, işyeri organizasyonuna ayrılan zamana yapılan harcamalar. National Bureau of Economic Research ekonomistleri, 1990'larda maddi olmayan varlıklara yatırımların hızla arttığını ve şu anda en azından tesis ve makineye yapılan fiziksel yatırımlar kadar büyük olduğunu tahmin ediyorlar: yılda 1 trilyon dolardan fazla, başka bir deyişle GSYİH'nın yüzde 10'una denk. Sonuç olarak, ABD ekonomisinin cüssesi ve büyüme oranı ciddi biçimde düşük tahmin edilmiştir. Dahası, maddi ve maddi olmayan yatırımlar hesaba birlikte dahil edildiğinde, GSYİH'nın bir parçası olarak tüketici harcamalarındaki bariz (ve çok eleştirilen) artışın istatistiksel bir nesne [artifact] olduğu görülür."

"Cari hesap açığına üçüncü bir yaklaşım, küresel zenginliğin büyümesi ve bileşimine odaklanır. Bu çerçevede uluslararası sermaye hareketleri cari bilançoyu belirlemektedir, tersi değil. Önümüzdeki yıllarda ABD'nin Avrupa ve Japonya'dan daha hızlı büyümesinin beklendiği ve Asya'da -özellikle Çin ve Hindistan'da- zenginliğin hızla büyüdüğü göz önüne alınırsa, yabancı yatırımcıların ABD mali piyasalarına koşmaya devam etmeleri anlaşılır bir şeydir. ABD açıklarının GSYİH'nın yüzde 5'ine ulaşacak kadar artmasına ve net yatırım posizyonunun şişmesine bu neden olabilir. Ama söz konusu artış yabancıların ABD varlıklarına yönelik iştahının sonu olmaz; ABD GSYİH'na göre tehlikeli biçimde yüksek görünen net yatırım pozisyonu oranları, küresel zenginliğin hızlı büyümesi nedeniyle sürdürülebilir olacaktır."

Bu noktada bir not düşüp öyle devam edelim. "401(k) planlarından ve konut değerlerinden elde edilen sermaye kazançlarının kişisel tasarrufların hesaplanmasının dışında tutulması" ne demek? Kast edilen, bir tür emeklilik fonu düzenlemesi olan 401(k) planlarına (14) çalışanların katkısı değil, fonlarda toplanan paralarla yapılan yatırımlardan elde edilen ve çalışanlara belirli bir pay olarak doğrudan dönüşü söz konusu olmayan sermaye kazançları olsa gerek. Mesela, petrol fiyatlarındaki olağanüstü artış sonucu 2004 yılında Standard & Poor's 500 endeksinin enerji sektöründe yüzde 148 kazanç sağlayan hedge fonlarına ("spiders") Carlyle, Blackstone ve Bain Capital gibi şirketler üzerinden yatırılan emeklilik fonlarından elde edilen sermaye gelirleri.. "Konut değerlerinden elde edilen sermaye kazançları"ndan kast edilen ise bir konutun alış değeriyle satış değeri arasındaki fark değil, ipotekli konut kredisi borçlarının menkul değer olarak paketlenip sermaye piyasalarında alınıp satılmasından ya da ipotekli konut kredisi refinansmanından elde edilen kazançlar olsa gerek.

"Merkantilist Asya, ABD'nin ithalatını finanse etmeli"

Analizde bunlardan sonra sıra, Asya hükümetlerinin "merkantilist gelişme stratejileri"ne geliyor:

"Ekonomist Michael Dooley, David Folkerts-Landau ve Peter Garber, son zamanlarda yayınlanan bir dizi makalelerinde -ihracat güdümlü büyümelerini desteklemek için değerinin altında kur oranlarına dayalı 'merkantilist' bir gelişme stratejisi izleyen- Asya hükümetlerinin ABD ithalatını finanse etmeye zorunlu olduğunu, çünkü ABD'nin bu ülkelerin en büyük pazarı ve doğrudan yatırımların temel kaynağı olduğunu belirtiyorlar. Ortak avantajları bulunan bu karşılıklı bağımlılığı ancak Asya'nın büyüme stratejilerindeki temel bir dönüşüm baltalayabilir -Çin, bir sonraki nesilde imalat ve hizmet sektörlerine geçmesi beklenen 300 milyon köylüyü hazmedene kadar da böyle bir şey mümkün görünmemektedir. Çin'in çok beklenen kur çıpası gevşetmesi bile bu yapsal dönüşümün gerekliliklerini değiştirmeyecektir.

"Çok gecikilmeden Asya'ya sermaye akışına bilişim teknolojileri devriminin bir sonraki aşamasına cevap veren özel akışlar eklenmelidir. Teknolojik devrimler uzun sürelere yayılan aşamalarda gerçekleşir. Bilişim devriminin kökleri 2. Dünya Savaşı'na gitmektedir ve bu devrim, bilişimle telekomünikasyonun Internet'i ortaya çıkaran birleşmesini yaratmak için anabilgisayar, entegre devre, mikroişlemci ve kişisel bilgisayarın geliştirilmesi yoluyla ilerlemiştir. ABD -açıklığı, yasal düzenlemelerinin ağır olmaması, esnek emek ve sermaye piyasaları, yeni iş oluşumlarına uygun ortamı ve yeni teknolojiyi destekleyen mali piyasası sayesinde- bu teknolojik dalganın her aşamasının hakimi olmuştur. Bilişim devriminin diğer sektörlere yayılması ise ABD'yle bağlantılı özel sermaye akışlarının yeniden canlanmasını yüksek bir ihtimal haline getirmektedir."

Analizde, büyüyen dış borç nedeniyle bir noktada ABD dolarının çökeceği ve ABD varlıklarının yabancılar tarafından elden çıkarılmaya başlanacağı ihtimali de ele alınıyor ve sonra olabilecekler hakkında görüşler öne sürülüyor. "Kur ve faiz oranlarının tedrici olarak ayarlanmasından daha az muhtemel olsa da", bu ihtimalin gerçekleşmesi halinde ABD tarafında kim ne yapacaktır:

"ABD varlıklarının fiyatlarında göreceli bir düşüşe ve Merkez Bankası'nın muhtemel bir faiz oranı artırımına cevap veren ABD yatırımcıları (takas avcısı yabancı yatırımcıların da onlara eşlik edeceği düşünülebilir) o zaman yabancıların elindeki 4 trilyon dolarlarının bir bölümünü, varlık (şimdi değerinin altında) satın almak için ülkeye geri getirecek, bu da ABD hisseleri ve tahvillerinin fiyatlarındaki düşüşü yumuşatacaktır. Fonların büyük miktarlarda ülkeye geri getirilmesi ise doların düşüşünü ve faizlerdeki yükselişi yavaşlatır. Ardından gelen ekonomik gerileme [recession], doların daha ucuz oluşuyla er geç birleşerek ticaret dengesini iyileştirecektir. Küresel yeniden dengelenme ABD tüketicileri ve çalışanları açısından ızdırap verici olsa da, bu, deflasyon ve durgunluğa eğilimli Avrupa ve Japonya ekonomileri açısından daha da zor olacaktır. Böyle bir geçiş ayarlaması hoş olmazdı, ama bu, ABD hegemonyasının ekonomik temellerini ortadan kaldırmayacaktır."

Artık burada, kötü ihtimalin gerçekleşmesi halinde bedelin çalışanlar tarafından ödeneceği açıkça belirtiliyor. Ama çok şükür bu "ABD hegemonyasının ekonomik temellerini ortadan kaldırmayacak." Peki ama "fonları" kim hangi kaynakla "ülkeye geri getirecek?" Ticaret açığının bileşenleri olan borçların sahipleri daha da fazla borçlanarak mı? Yoksa dolarla üretip başka paralarla (şimdi dolara karşı daha değerli) satan yurtsever-küreselleşmeciler, yabancı ülkelerdeki yatırımlarını küçülterek, tasfiye ederek mi? Ya da kast edilen, ABD'de faizlerin yükselmesine paralel olarak borçların -tüketim ve yatırımların küçülmesi pahasına- içeriden satın alınması mı?

Küresel ticaret, ödemeler ve sermaye akışlarında doların hakim konumunun emin, iyi düzenlenmiş ve iyi yönetilen mali piyasalara dayandığının da belirtildiği analizde, euro'nun dolara alternatif olup olmayacağı açısından ise şunun altı çiziliyor: "Avrupa devlet tahvili piyasaları ABD Hazinesi piyasasından daha büyük olsa da beş büyük ülkeye ve bir dizi daha küçük ülkeye bölünmüş durumdadır ve bu, likiditeyi büyük ölçüde azaltmaktadır; Avrupa şirket tahvilleri ve hisse senedi piyasaları ise ABD'deki benzerlerinden daha küçüktür. Asya sermaye piyasalarının da hâlâ bebeklik çağını yaşadığı düşünülürse, doların ve ABD sermaye piyasalarının üstünlüğüne meydan okunması için daha uzun bir süre geçmesi gerekmektedir."

Analiz şu "sonuç"la tamamlanıyor:

"ABD, Charles de Gaulle'ün 'fahiş ayrıcalık' olarak adlandırdığı şeyden, kronik dış dengesizlikler oluşturarak küresel likidite sağlama rolünden temel kazanımlar elde etmeye devam etmektedir. Bunun sonucu olan, verimliliği artırıcı sermaye akışı ABD'nin ekonomik konumunu güçlendirmiştir. Bu iyimser prognozu sadece tek bir gelişme bozabilir: teknolojik dinamizmin, ticarette açıklığın ve ABD ekonomisine gücünü veren esnekliğin sona ermesi. Yani ABD hegemonyasına en büyük tehdit, yabancı yatırımcıların kararlarından değil, içerideki korumacılıktan ve izolasyonizmden kaynaklanacaktır." Bu son paragraftaki "kronik dış dengesizlikler oluşturarak küresel likidite sağlama rolünden temel kazanımlar elde etme", Liu'nun ifade ettiği gibi de ifade edilemez miydi: "Dünyanın birbirlerine bağlı ekonomileri artık bir karşılaştırmalı üstünlük yakalamak için ticaret yapmamaktadır; dolara denomine dış borçlarını ödemek ve kendi paralarının değişim değerini korumak amacıyla dolar rezervi biriktirmek için gerekli dolarları kazanabilmek üzere ihracatta rekabet etmektedir."

"Küresel ayarlama" çözümü: "Sen kemer sık, onlar gevşetsin"

Nisan başındaki Çin Parası Kanunu Tasarısı oylamasından kısa bir süre sonra, önerdiği çıkış yolu açısından değilse de temkinli, diplomatik uslubu açısından CFR analizinden ayrılan bir değerlendirme ise Financial Times yazarı Martin Wolf'dan geliyordu. Wolf makalesinde, Çin Parası Kanunu Tasarısı'ndan ve Başkan Bush'un Ticaret Temsilcisi adayı Rob Portman'ın Çin ticaretine yönelik "daha agresif yaklaşım" taahüdünden söz ettikten sonra şöyle diyor:

"Önerilenler, tehlikeli değilse bile hatalıdır. Çok kutuplu bir ticaret sisteminde ikili açıklar ve fazlaların özel bir önemi yoktur. Bu küresel bir meseledir ve küresel çözümler gerektirmektedir."

Makalede Wolf'un mevcut duruma ilişkin dört önermesi var.

"Mevcut trendlerin sürdürülemez olduğu ve istenmediği"ne ilişkin birinci önermede, "Son 15 yılın ithalat ve ihracat trendlerinin devam etmesi halinde, 2003 sonunda GSYİH'nın yaklaşık dörtte birine denk düşen ABD net borcu 2014'de yüzde 120'ye ulaşabilir" deniyor. "Mevcut cari açık GSYİH'daki pay olarak sabitlense bile oran yüzde 80'e ulaşacaktır. Yabancı özel sektörün, dolara denomine bu kadar büyük alacağı mevcut Amerikan varlığı fiyatları üzerinden isteyerek taşıyacağını düşünmek zordur. Yabancı resmi sektörün ABD'ye bu ölçekte kaynak sağlayacağını ya da sağlaması gerektiğini düşünmek de zordur. 2002 - 2004 arasında yabancı resmi sektörün ABD cari açığını doğrudan finansmanı 718 milyar dolara ulaşmıştır. Aralık 2001'le Aralık 2004 arasında yabancı döviz rezervleri dolar olarak 1.68 trilyondan 3.73 trilyon dolara yükselmiştir. Goldman Sachs'a göre yabancı döviz rezervleri optimal düzeyinin 1.4 trilyon dolar üzerindedir. Hesaplamalar tartışmaya açıktır. Ama mesele değildir. Örneğin Çin, geçen yıl sonu itibarıyla 600 milyar dolar biriktirmiş durumdadır. Renminbi'nin [yuan] yüzde 30 oranında değerlenmesi GSYİH üzerinde yüzde 10'luk bir kayıp yaratacaktır. Washington merkezli Institute for International Economics'ten Morris Goldstein ve Nicholas Lardy'nin belirttiği gibi, bu politikanın bir anlamı yoktur. Kaynaklardan harcayarak büyüme mantıklı bir strateji olamaz."

Wolf, üçüncü önermede ise şöyle diyor:

"Küresel ayarlama, ülkelerin uzun vadeli sermaye girişine karşı cari hesap açıklarına gitmesini gerektiriyor. Küresel ayarlamanın bir şartı, büyük cari hesap fazlaları veren ülkelerde potansiyel çıktıya göre daha fazla harcama, cari hesap açıkları veren ülkeler için ise tam tersidir. Japonya ve Almanya'nın geçen yıl 172 milyar dolar ve 104 milyar dolar olan cari hesap fazlalarını azaltmaya çalışmaları yararlı olurdu. Ama büyük hareketin gelişmekte olan ülkelerde olması gerekiyor."

Bu sözlerinden sonra da bir "temel bilanço" tanımı yapıyor:

"Ödemeler dengesinde, cari hesap ve ülkeye giren doğrudan yatırımların toplamı olarak bir uzun vadeli 'temel bilanço' tanımlayalım. 2004'de dünyadaki tüm gelişen ekonomiler için bu göz alıcı bir 523 milyar dolar, Asya'nın gelişen ekonomileri için 280 milyar dolar, Çin için 111 milyar dolardı (ya da bu ülkenin GSYİH'sının yüzde 7'si). ABD'nin cari hesap açığını önemli ölçüde azaltması halinde gelişen ekonomilerin uzun vadeli temel bilançosundaki bu fazlalarda keskin bir düşüş yaşanacaktır."

Dördüncü önerme ise şöyle:

"Ayarlamanın küresel gerçek çıktı açısından asgari maliyetle yapılabilmesi için kur oranlarında değişiklikler gerekiyor. Çin'in uzun vadeli ödemeler dengesi temel bilançosundaki fazla, GSYİH'sına oranla büyüktür. Ama Çin pekçok bilanço fazlası ülkesinden sadece biridir ve Japonya'yla Almanya daha önemlidir. Çin gene de önemlidir, çünkü politikalarında değişiklik yapması, gelişen pazar ekonomilerinde, özellikle Asya'dakilerde daha geniş ölçekli değişiklikleri tetikleyebilir.

"Ama temel mesele şudur ki, ABD sadece çıktısına oranla talebi azaltmakla kalmamalı, cari açığını azaltırken [ekonomik] faaliyetleri üst seviyelerde tutmak için aynı zamanda çıktıyı ticarî mal ve hizmetlere kaydırırken talebi bunlardan uzaklaştırmalıdır. Akademik analizcilerin, ABD'nin gerçek kur oranında büyük bir düşüşe [depreciation] ihtiyacı olduğu sonucuna varmalarının nedeni budur. Gerçek kur oranında ihtiyaç duyulan değişikliği yapmanın tek etkili yolu, dolarda büyük bir düşüş ile birlikte ticarî mal ve hizmetlerin ülke içindeki fiyatlarında bir sıçramadır. O zaman bunun tersi de, gerçek kur oranlarını yükselten ülkelerde meydana gelecektir."

Wolf'un ulaştığı sonuç şu:

"Konuşmaya başlayın. ABD istediğini Çin'e bağırarak elde edemez. İhtiyaç olan, makroekonomik politikalarda, yapısal reformlarda ve kur oranı rejimlerinde daha geniş bir mutabakattır. Bu tartışmanın şimdi başlaması gerekiyor. Küresel ekonomik istikrar ABD'yi giderek derinleşen bir borca sokarak sonsuza kadar sürdürülemez. Bu şimdi rahat gibi görünse de, yıkıma giden yoldur."

Wolf'un önerdiği çıkış yolu, dolarda düşüş ile birlikte ABD içindeki ticarî mal ve hizmetlerin fiyatlarında sıçrama, CFR analizindeki "doların değer kaybetmesi" ile "çalışanlar açısından ızdırap verici olacak ekonomik gerileme" bileşiminden farklı değil. Ama Wolf, diplomatik uslubunun da ötesinde hiç değilse şunun altını çiziyor: "Kaynaklardan harcayarak büyüme mantıklı bir strateji olamaz."

Dünden bugüne "güçlü dolar" politikası

ABD dolarının küresel para konumunu koruma politikası elbette Bush yönetimine özgü değil. Ama politikanın sürekliliği, bu alanda da günâh keçileri yaratılamayacağı anlamına gelmiyor. CNN'in ekonomi yazarlarından Justin Lahart, Aralık 2003'de "güçlü dolar" politikasından söz ettiği makalesinde şöyle diyordu:

"1990'larda dolar uyarı işaretleri verdiğinde Maliye Bakanı Robert Rubin'in yapması gereken tek şey, 'Güçlü bir dolar milli çıkarlarımızın gereğidir' cümlesini kurmaktı ve sanki sihirli bir el değmiş gibi para doğruluverirdi. O günler geride kaldı. Başkan Bush pazartesi günü gazetecilere 'Bu ülkenin ekonomik gücü açısından yararlı bir güçlü dolar politikamız var' dedi ve dolar düştü.."

Lahart, Rubin'in şu sözlerini de aktarıyordu:

"Güçlü bir para, Amerikan tüketicileri ve şirketlerinin ithal malları ve hizmetleri daha ucuza alabilmesi, enflasyon ve faiz oranlarının düşük kalması anlamına geliyor. [Güçlü para] aynı zamanda Amerikan sektörlerini üretkenliği ve rekabetçiliği artırmaya zorlar. Bu faydalar, paramıza daha fazla güven duyulması sonucu yabancı sermaye girişinin artmasıyla kazanç sağlar. Zayıf bir paranın etkisi bunun tam tersi olacaktır." Hemen sonra Lahart, Clinton yönetimiyle Bush yönetimi arasındaki farkın altını çiziyordu:

"Bu tür görüşler, Amerikalı imalatçıların çıkarlarını -son zamanlarda vazgeçilen- çelik tarifeleri ve Çin'e parasını dolara çıpalamaktan vazgeçmesi için baskı yapma gibi yöntemlerle korumaya çalışan mevcut yönetimin görüşleriyle örtüşmüyor. O halde Beyaz Saray'ın güçlü dolar politikası ne anlama geliyor? Buna tam bir cevap geçen baharda Maliye Bakanı John Snow'dan geldi. Snow, 'Paranın iyi bir değer koruyucu olması istenir; insanların ellerinde tutmayı arzuladığı bir şey olması istenir' dedi. Başka türlü ifade edersek, insanların dolardan, çıkış kapılarına hücum edecek kadar nefret etmemesini istersiniz. Güçlü dolar politikası, dolardaki inişin düzen içinde olmasına çalışma politikasının ancak biraz ilerisinde bir şey haline gelmiştir."

Eski maliye bakanı Rubin'in başkan yardımcısı olduğu CFR tarafından yayınlanan analiz, "güçlü dolar" politikası açısından Clinton ve Bush yönetimlerini kalın bir çizgiyle ayırma çabasındaki Lahart'ı çürütüyor:

"ABD hegemonyası gerçekte sağlam temeller üzerinde duruyor: yenilikler [innovations] ve yeni teknoloji uygulamalarında öncülüğünü sürekli genişleten, yabancı merkez bankaları ve özel yatırımcılar açısından süregelen çekiciliğini sağlamlaştıran bir ekonomiye dayanıyor. Doların küresel para standardı olarak rolü tehdit altında değil ve dış borçların ABD'nin mali istikrarı açısından riski abartılıyor."

Öte yandan, 2005 başlarında yayınlanan makalesinde ABD İskân Bakanlığı eski bakan yardımcısı (George H.W. Bush yönetiminde) Catherine Austin Fitts ne diyor: "1990'ların ortalarında Robert Rubin, Lawrence Summers ve Franklin Raines'ten oluşan bir ekonomi ekibinin öncülük ettiği Clinton yönetimi tarafından 'güçlü dolar politikası' denilen bir şey kurumsallaştırıldı. Bu politika Bush yönetiminde de korundu ve yönetimin ilk döneminde, George Tenet, Jerry Hawke ve Charles Rossotti de dahil politika geliştirici konumundaki anahtar oyuncuların çoğu yerinde tutuldu. Birbirine muhalif politik partilerin denetimindeymiş gibi görünen yönetimler arasındaki geçişin pürüzsüzlüğü dönen dolapları gizlemekte ve ekonomik-politik gücün merkezileşmesinin stratejik doğasını göstermektedir. Güçlü dolar politikasının gerçekte ne olduğunu anlamaya çalışma oyunu giderek Orwelyen bir hâl almış olsa da, temeller oldukça basittir. Artan oranda kirli parayla finanse edilen, olağan dışı ve giderek yükselen düzeyde borçları tüketicinin ve vergi ödeyenlerin sırtlamasını isteyerek doların değerini diğer paralara göre yüksek -ekonomi kurallarının mazur gösterebileceği düzeyin çok üstünde- tuttuk. Bu, ülkedeki gerçek mali özkaynakların [real financial equity] tümünün elitler tarafından offshore'a ve şirketlere taşınmasına olanak sağladı. 'Özkaynakların kaybolması'nda ABD yalnız değildir. Bu, küresel bir özkaynak-merkezileştirme ve varlık-denetimi sürecinin bir parçasıdır."

Fitts, "güçlü dolar politikasını karakterize eden mali manipülasyonlar ve piyasa manipülasyonları"nı ise şöyle sıralıyor:

- Dört maliye bakanı denetlenmiş bilanço vermeyi red etti ve 4 trilyon dolar tutarında "belgelenemeyen ayarlama" bildirdi. (15)
- Clinton ve Bush yönetimleri, ABD'de üretkenliği ve istihdamı artıracak politikaları, istihdamı ülke dışına taşırken borç ve göç kotalarını artırma planı karşısında red ettiler.
- Clinton ve Bush yönetimleri, ABD'de evleri ATM makinalarına dönüştüren ve sahtekârlıkların artan düzeylerde damgasını vurduğu bir ipotekli konut kredisi piyasasına yol açan federal kredi politikalarını savundular.
- Clinton ve Bush yönetimleri, büyük kaynaklar hükümetlerden ve merkez bankalarından tüm dünya ölçeğinde şirketlere geçirilirken, değerli metal fiyatlarını baskı altında tutmak için merkez bankaları (özellikle ABD Merkez Bankası) ve değerli metal bankalarıyla (JP Morgan-Chase, Citibank ve Goldman Sachs dahil) birlikte altın ve gümüş piyasalarını manipüle ettiler.
- ABD emeklilik fonları ile 401(k) ve IRA (Bireysel Emeklilik Hesabı) emeklilik tasarrufları, hisseleri geniş bir tabana yayılmış şirketlerdeki (Enron, Worldcom, Tyco gibi) bir dizi muhasebe ve diğer mali dolandırıcılık olayı sonucu değer kaybetti. Fitts, ABD Savunma Bakanlığı ve İskân Bakanlığı kasalarındaki toplam 3.3 trilyon dolarlık -açıklanamayan- eksiğin 11 Eylül 2001'den kısa bir süre önce medya tarafından sorgulandığını da anımsattığı makalesinde, 11 Eylül'ün dikkatleri para hareketlerinden uzaklaştırdığını ve "11 Eylül olaylarının, 'güçlü dolar politikası'nın merkezindeki bir mali devlet darbesinin üstünün örtülmesine yaradığı"nı belirtiyor.

10 yıllık çıpa kalkıyor

21 Temmuz 2005'de Çin 10 yıldır sürdürdüğü dolar çıpasını kaldırdı ve yuanı dalgalanmaya bıraktığını açıkladı. Maliye Bakanı Snow'un "iddia"yı kazanması anlamına da gelen bu adımla birlikte yuan dolara karşı yüzde 2.1 oranında değerleniyordu. Yuan revalüasyonuyla doların Japon yeni karşısında değeri de azalıyordu.

Yuan-dolar kur oranını sabit tutmak için aradan geçen 10 yıl boyunca Amerikan tahvillerine sürekli yatırım yapan, dolar rezervi Haziran 2005 itibarıyla 711 milyar dolara ulaşan Çin'in bu tarihî adımına ABD Merkez Bankası Başkanı Greenspan'ın Kongre'deki açıklamaları eşlik ediyordu. Ne dünya ne de Türkiye basınında fazla yer bulan, Milliyet gazetesinde de küçücük bir habere sıkışan bu açıklamalarda "kademeli faiz artırımları"nın gerekliliğinden söz ediliyordu:

"FED Başkanı Alan Greenspan, Kongre'nin Finansal Hizmetler Komitesi'nde yaptığı konuşmada, ABD'nin önümüzdeki aylarda sürdürülebilir büyümeyi düşük enflasyon ortamında gerçekleştirmesi gerektiğini vurgulayarak, bunun da kademeli faiz artırımlarıyla mümkün olabileceğini belirtti. ABD'nin önümüzdeki dönemde de güçlü büyüme potansiyeli barındırdığını kaydeden Greenspan, bununla birlikte ekonomide, enerji fiyatlarındaki yükseliş, işçi ücretlerindeki yükseliş baskısı ve uzun vadeli faizlerdeki olası hareketlerin emlak sektörünü tehdit etmesi gibi 'ciddiye alınması gereken belirsizlikler'in bulunduğunu ifade etti. 'Temel politikamız ABD ekonomisine sürdürülebilir hızlı büyümeyi enflasyon baskılarını kontrol altında tutarak sağlamaktır' diyen Greenspan, bu hedefi gerçekleştirmek için dikkatli para politikası izlemeleri gerektiğini bildirdi."

(Bir sonraki haberde ise "Greenspan'ın konuşmasının ardından dolar güçlendi" deniyordu. Bir gün sonra yuanın revalüasyonuyla dolar sadece yuana karşı yüzde 2.1 değer kaybetmiyor, Japon yeni -112.50 yenden 110.38 yene- ve başka paralara karşı da değer kaybediyordu. Ama Milliyet haberinin başlığı gene de doğruydu. Dolar, "Greenspan'ın konuşmasıyla" ve yurtsever koalisyonun istediği düzeyde değilse de, "güçleniyor"du.)

(13) "Fannie Mae" ve "Freddie Mac": ABD'de ipotekli kredi (mortgage) veren kurumlardan satın aldığı kredi borçlarını menkul değer olarak paketleyen ve sermaye piyasalarında satan Federal National Mortgage Association ve Federal Home Loan Mortgage Corporation. İki kurumun kâğıtlarında da devlet garantisi yok.

(14) 401(k) planı: Bir şirket tarafından çalışanlara sunulan, tanımlanmış bir emeklilik fonu planı. Çalışan, vergilendirilmesi ertelenmiş gelirlerini emeklilik için biriktiriyor, bazı durumlarda ise işveren de fona çalışanla eşit miktarda katkıda bulunuyor. Belirli bir yaştan önce fonlardan para çekilmesi halinde çalışana ceza vergisi uygulanıyor.

(15) Haziran 2003'de CFO Magazine'de ABD'deki "denetlenmemiş" devlet bilançolarıyla ilgili şu bilgilere yer veriliyor: "Son günlerde yayınlanan hangi yıllık raporda okurların, 'konsolide bilanço ve ilgili notlarda belirtilen tutarlar güvenilir olmayabilir' diye uyarıldığını tahmin edebilir misiniz? Bir ipucu: Tyco'nunki değil. ABD Hükümeti Mali Raporu bir kez daha denetçilerin incelemesinden geçmedi.. 1990 tarihli Baş Mali Yöneticiler Kanunu gereğince denetlenmiş bilançolar vermekle yükümlü 24 kurumdan üçü daha, toplam 21 kurum, 2002 mali yılı için onay aldı. Savunma Bakanlığı, Küçük İşletmeler İdaresi ve ABD Uluslararası Gelişim Örgütü [USAID] denetçi onayı almadı.

...