Kopenhag'da düzenlenen BM İklim Zirvesi'nin son günü (18 Aralık) ABD ve Çin'le birlikte Brezilya, Güney Afrika ve Hindistan tarafından apar topar bir "Kopenhag Anlaşması" metni hazırlandı. Gece boyunca süren görüşmelerin ardından bu metin, ülke liderleri henüz onaylamış olmasa da, Konferans başkanı tarafından "dikkate alındığı" için BM Genel Sektreteri Ban Ki-moon tarafından "zirveden çıkan anlaşma" olarak kabul edildi. ABD Başkanı Barack Obama'nın anlaşma üzerine söyledikleri arasında şu cümle de vardı: "Uzun bir yol kat ederek buraya geldik, ama önümüzde çok daha uzun bir yol var."
Obama'nın sözünü ettiği uzun yol, Kyoto Protokolü öncesine dönüş yoluydu.
"Kopenhag Anlaşması", 2010-2012 yılları arasında yoksul ülkelere iklim değişikliğinin olumsuz etkileriyle baş edebilmeleri için yılda 30 milyar dolar kaynak sağlanmasını öngörüyor. 2020 yılından sonra da bu miktarın yılda 100 milyar dolara çıkarılması öngörülüyor. Anlaşmada ayrıca 31 Ocak 2010 tarihine kadar endüstrileşmiş ülkeler tarafından yeni sera gazı emisyonu hedefleri açıklanacağı belirtiliyor.
Türkiye'nin de içinde bulunduğu -ama Kyoto Protokolü'nü 2009'a kadar onaylamadığı için yükümlülükte dışında kaldığı- endüstrileşmiş ülkeler grubunun ortak emisyon hedefini (2008-2012'ye kadar 1990'daki düzeyden yüzde 5.2 az) içeren Kyoto Protokolü'ne göre Kopenhag Anlaşması bir gerileme anlamına geliyor. Sadece somut bir emisyon azaltma hedefi ya da fosil yakıt kullanımıyla ilgili somut sınırlar içermediği için değil; aynı zamanda, emisyon hedefi belirleme işini bir ülkeler grubu yerine tek tek ülkelere bıraktığı için. Bu, "iklim değişikliğinde başrol oynadığı bilinciyle sorumluluklarını birlikte üstlenen bir grup" kategorisini ortadan kaldırıyor.
Kyoto'nun mirası olan bu kategori, dünyada Kyoto Protokolü'nü onaylamayacağını açıklayan tek ülke olan ABD açısından kabul edilebilir değildi. Çünkü bu kategorinin arkasında, ABD'nin karşı çıktığı şu anlayış var: Atmosferi serbestçe kirletebilme, endüstrileşme süreci boyunca karlılık düzeyinin yüksek tutulmasını ve hızlı sermaye birikimini sağlayan faktörlerden biriydi. Dolayısıyla, kısmen atmosferi serbestçe kirletebildikleri için hızla zenginleşen bir dizi ülkenin, şimdi bu zenginliklerinin bir kısmını kirlenmeyi yavaşlatmak için kullanması gerekiyordu.
ABD bu "borçluluk" yaklaşımına hep karşı çıktı ve şimdi Obama borç kavramıyla ilgili kırmızı çizgiyi savunurken önceki ABD başkanlarından daha az ateşli değil. ABD borç yerine başka bir adalet anlayışı, aslında bir tür hayırseverlik savunuyor: "Biz bir adaletsizliğin tarafı ve borçlu olduğumuz için değil, diğerlerinden daha avantajlı durumda olduğumuz için üstümüze düşeni yapar ve yoksullara yardım ederiz" diyor.
12 gün süren ve kritik kararlara bir türlü ulaşılamadığı için 13. güne bile sarkan Kopenhag Zirvesi'nde iki adalet anlayışının tarafları kıyasıya bir mücadeleye mi girişti? Birileri, mesela Afrika bloğu ya da Çin öncülüğünde bir grup, Kyoto'nun kavramlarını ve kategorilerini kanının son damlasına kadar savunmaya mı çalıştı? Bu yüzden karşı cepheler oluştu ve müzakereler bu yüzden kopma noktasına mı geldi?
Afrika ülkelerinin bir boykot girişimi ve birkaç devlet temsilcisinden gelen muhalif sesleri saymazsak, zirvenin düzenlendiği Bella Center, karşı cephelerin tutuştuğu bir savaşa sahne olmadı. 7-18 Aralık arasında Kopenhag'da iki cephe oluştu, ama Bella Center sınırları içinde değil.
14 Aralık sabaha karşı indiğim Kopenhag'da göstericilerin buluşma merkezlerinden birini bulma umuduyla gittiğim Norrebro semtinde üç İsveçli'ye yol soracak oldum. "Buralarda bir yer olabilir, ama şehir merkezine dönsen daha iyi. Polis sokaktan insan topluyor" dediler. 40 bin kişinin katıldığı ve 1000 kişinin gözaltına alındığı ilk gösterinin üstünden daha 36 saat bile geçmemişti ve ondan önce de Climate Justice Action grubunun barınaklarından biri gece yarısı polis tarafından basılıp arama yapılmış, 200 kişi saatlerce içeride tutulup bir sürü eşyaya (polis copuna karşı kalkan, boya bombası gibi şeyler) el koyulmuştu.
16 Aralık'taki "Halk Meclisi yürüyüşü"nden günler önce Kopenhag "CopLand" olmuştu bile. Bella Center'da temsil edilen cephenin karşısındakilerin merkezi Kopenhag Garı'na 50 metre mesafedeki DGI-Byen konferans kompleksinde üslenmiş Klimaforum 09'du. BM İklim Zirvesi'yle aynı tarihlerde düzenlenen bu "halkın zirvesi"ne girişte bir güvenlik kontrolü, kapıda bekleyen polisler falan yoktu. Profesyonel görevli sayısı dörttü ama işler tıkır tıkır yürüyordu. İçeride dünyanın dört bir yanından gelen örgütlerin kurduğu masalar, odalarda çalışma grupları, büyük salonlarda konferanslar, farklı dillerde yüzlerce dergi, broşür, basın merkezi, değerlendirme toplantıları, 12 gün boyunca 50 bin kişiyi karşılayacaktı.
Bella Center'daki hava Klimaforum'dakinin tam tersiydi. Her taraf polis kaynıyordu ve göz alabildiğine tel örgü, kontrol noktası vardı. Akreditasyonu olmayanlar bir tel örgüyle başka bir tel örgü arasında sıraya girip bekliyordu. Bu bekleyiş sonunda geçici bir giriş kartı alabilmeyi umanların hevesi şu ışıklı yazıyı görünce kırılıyordu: "Dikkat, giriş kartı almak için beş saaten fazla bekleyebilirsiniz." Kritik olan "beş saatten FAZLA" sözüydü, çünkü mutlak bir belirsizlik içeriyordu. Yaklaşık bir saatlik bekleyişten sonra bir anons duyuldu: "Bir kuruluştan kartı olmayanlar sırada beklemesin, bugün girmelerine izin verilmeyecek."
16 Aralık'taki yürüyüşün özelliği, BM İklim Zirvesi'ne doğrudan müdahale hedefinin olmasıydı. Yürüyüş izni alınmıştı, ama Bella Center önünde polis çemberini yarıp içeri girme girişimi bir sivil itaatsizlik eylemi olacaktı. Bella Center'dan dört kilometre kadar uzaktaki Tarnby İstasyonu'nun önünde saat sekiz sularında yaklaşık 5000 kişi toplandı. Yürüyüş polis araçları eşliğinde başladığında, cumartesi günkü gösterideki katılımın çok altında kalınacağı belli olmuştu. Morali yükselten sayıdan başka şeylerdi. Birincisi Klimaforum'daki o tek millet havası yürüyüşün her adımında hissediliyordu. Güney Kore'den Brezilya'ya, Fransa'dan Kanada'ya, İngiltere'den Ekvator'a, ABD'den Hindistan'a, dünyanın her köşesinden birileri vardı ve bu insanlar farklı dillerine karşın aynı aileden oldukları hissiyle yürüyordu. İkincisi, bu 5000 kişi belirli bir ya da birkaç partinin programı altında toplaşmış, o partilerin yaklaşımlarına, sloganlarına sempati duyan insanlar değildi. Ne üstlerinde bir ideolojik şemsiye vardı, ne de ortak heyecan yaratan ikonları. Her biri kendi gözlemleriyle, değerlendirmeleriyle çalışmaya başlayıp belirli sonuçlara ulaşmış, sonra benzer sonuçlara ulaşanlarla tanışılmıştı. Burada, birlikte düşündükleri insanların temsilcisi olarak bulunuyorlardı. Ödevi kendi kendine vermiş olmaktan kaynaklanan kararlılık ve moral "aynı aileden olma" duygusuyla iç içeydi.
Halk Meclisi yürüyüşünü düzenleyen çatı örgütü Climate Justice Action'ın sözcüsü Ed Thompson'la bir gün önce yaptığım röportajda Ed ne politik programları ne de merkezi bir yapıları olduğunu söylüyordu: "Farklı ülkelerden Birleşmiş Milletler müzakereler sürecine eleştirel yaklaşan grupların iletişime geçmesiyle başladı. Bir - bir buçuk yıldır toplantılarımız sürüyor. Grupların birleştiği noktalardan biri, küresel ısınma sorunundan çıkış yolunun piyasa temelli çözümlerle bulunamayacağı. Çözüme yönelik girişimlerin halktan gelmesi gerektiğini, insanların kendi hayatları üstünde denetim sağlaması gerektiğini düşünüyoruz. Climate Justice Action olarak yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya yaklaşımını benimsiyoruz."
Yürüyüş sırasında polisin kaptı-kaçtı gözaltıları dışında bir tatsızlık yaşanmadı. Bella Center önüne gelindiğinde, polis çemberine yüklenip yarma girişiminden sonra sanırım herkes iki şeyi giderek daha net kavramaya başladı: Birincisi, kitle, çemberi yaracak büyüklükte değildi. İkincisi, dünya olup bitenleri izliyordu ve saatlerdir kar altında bekleyen bu Halk Meclisi tarafından haykırılan tek şey sloganlar değildi; soyut değil somut öneriler vardı ve bunlar Bella Center içinde duyulanlara benzemiyordu: Devletler fosil yakıtların yerde bırakılması için somut kararlar almalıydı. Bir taraftan "yeşil enerji" projelerini gündeme alıp diğer taraftan Alberta'nın (Kanada) katran kumlarından petrol çıkarmaya çalışmakla küresel ısınma yavaşlatılamayacaktı. Ne de karbon borsaları, monokültür "ormanları", "temiz kömür" ya da biochar mucizesiyle Fosil yakıtların 30 yıl içinde tamamen terk edilmesi ve bu sürecin beş yılda bir değerlendirilmesini, endüstrileşmiş ülkelerin 2020 yılına kadar emisyonlarını 1990 düzeyine göre yüzde 40 azaltmasını talep ediyorlardı. Tarımda yerel özelliklerin ve bunlara uygun teknolojilerin, ekolojik olarak sürdürülebilir tekniklerin temel alınması gerektiğini, bunun karbondioksitin ve suyun tutulması açısından kritik olduğunu söylüyorlardı.
ABD'nin öncülük ettiği ve sonra bir Kopenhag Anlaşması'na dönüştürülen yukarıdan aşağıya hayırseverlik yaklaşımıyla insanlardan gelen seslere kulak veren aşağıdan yukarıya yaklaşımı arasındaki fark, bu farkın iklim değişikliği politikaları açısından ortaya çıkardığı zıtlık belki 16 Aralık günü olabileceği kadar belirginleşti.
Bella Center önünde oluşturulan dev halka, yapılan konuşmalar, ayak üstü oluşturulan çalışma grupları ve bu grupların sunumları sonrasında (bu arada polisle gerilim eksik olmayacak, coplanan, biber gazı yiyen göstericiler ayakta tedavi görecekti) samba eşliğinde Kopenhag'a geri dönüş başlayacaktı.
16 Aralık'ta Bella Center önünde iyice elle tutulur bir hal alan zıtlık, polis yöntemleri giderek sertleşse de, öyle görünüyor ki tüm dünyada giderek daha çok hissedilecek.