Sekiz yıl önce ABD'de Hazine tahvillerinin tarihe karışmak üzere olduğu konuşuluyordu. New York Times' yazarı Jonathan Fuerbringer, 24 Aralık 2000'de şöyle demişti:
"Hazine Piyasası'na veda etme sürecinin temposu yeni Bush yönetimi altında hızlanacak. Yatırımcılar önümüzdeki yıl, 3.4 trilyon dolarlık bu piyasanın hızlı küçülüşüne ayak uydurmayı gerçekten öğrenmek zorunda kalacaklar."
Fuerbringer, ABD Hazinesi'nden James R. Capra'nın şu sözlerini aktarıyordu:
"Yatırımcılar Hazine dışı araçlara yönelmek durumunda kalacaklar; şirket bonolarına ve Fannie Mae ile Freddie Mac gibi kuruluşlara…" (1)
Hazine tahvili piyasasına gerçekten bir şeyler olmuştu.
1998 yılında tahvil satışlarında tarihsel bir eksi yaşandıktan (geri alınanlar satılanlardan 54.6 milyar dolar fazla) sonra 1999'da eksi 71 milyar dolar, 2000'de eksi 295 milyar dolar! Tahviller piyasadan toplanıyordu. 1969'daki minyatür eksi arzdan (-0.8 milyar dolar) beri, 30 yıldır böyle bir şey yaşanmış değildi. 1969 öncesindeki diğer minyatürler haricinde büyük çaplı sayılabilecek geri toplama ise sadece 1946'da (-23 milyar dolar) gerçekleşmişti.
Amerikan devleti piyasadan çekiliyor gibiydi ve bunun anlamı büyüktü. Kapitalist sistem, 80'lerde başlayan liberalleşme sonucu artık çapa olmadan dalgalı sularda seyredecek olgunluğa gelmişti.
Hazine Tahvili satışları 2001'de bir kez daha, ama bu kez minyatür bir eksi verdikten sonra 2002'de büyük bir patlamayla (+257 milyar dolar) geri döndü.
2000'de başlayan "dot.com" krizi, 2001 sonlarında ABD'nin "teröre karşı savaş"a girişi ve yeni Bush yönetiminin vergi politikaları Hazine tahvilinin geri dönüşünde rol oynayan faktörlerdi.
Üretimin giderek daha fazla Asya'ya kaydığı ve Çin başta olmak üzere bir dizi ülkede dünya ortalamasının çok üzerinde büyümenin gerçekleştiği, finans piyasalarında ise önce toparlanma sonra büyümenin yaşandığı yıllar geldi geçti. Eylül 2007'de ABD'de mortgage piyasasında başlayan kriz ise Amerikan devletinin müdahalesi ve Mart 2008'de yatırım bankası Bear Stearns'in JP Morgan tarafından hissesi 2 dolara (Ocak 2007'de hissesi 169 dolar) satın alınmasıyla biraz yatışmış gibi göründü.
Sonra tüm dünyanın nefesini tutarak izlediği eylül krizi yaşandı.
11 ayda 24 finans devinin piyasa değerinde yüzde 50 azalma
12 Eylül'e gelindiğinde küresel finans piyasasının ABD merkezli 24 seçkin kuruluşunun piyasa değeri 11 ay öncesine göre yüzde 50 azalmıştı. Piyasa değerindeki kayıp sadece bu kuruluşlar için 843 milyar dolara ulaştı. İki mortgage devi Fannie Mae ve Freddie Mac'e devlet el koydu; bu iki şirketin 9 Ekim 2007'de 106 milyar dolar olan piyasa değeri 1 milyar dolara indi. 158 yıllık Lehman Brothers iflasını verdi ve kapılarını kapattı. Bir başka finans devi AIG'nin kurtarılması için devlet 85 milyar koyup yüzde 80 ortak oldu; şirketin piyasa değerinin yüzde 82'si bu arada silinmişti.
Piyasa değeri yarı yarıya azalan şirketler arasında ticari bankalar, yatırım bankaları, finans hizmetleri şirketleri var. Ticari bankalardan Bank of America'nın Ekim 2007'de 236 milyar dolar olan piyasa değeri 150 milyara inerken Citigroup'un değeri 236 milyar dolardan 98 milyar dolara düştü. Sonuçta ABD'de ayakta sadece iki yatırım bankası kaldı: Morgan Stanley ve Goldman Sachs.
1929 krizini atlatmış Lehman Brothers'ı tarihe gömen Eylül 2008 krizinin yol açacağı likidite darlığını karşılamak, kamuoyunda oluşabilecek büyük paniği önlemek ve krizin derinleşip reel sektöre sıçramasını engellemek için şimdi ABD Merkez Bankası ve Hazine öncülüğünde bir operasyon başlatılmış durumda. Bu arada ABD Hazine tahvillerine öyle büyük bir talep oldu ki, 3 ay vadeli tahvilin getirisi yüzde 0.02 düzeyine geriledi. Yani getirisiz tahville razı olundu.
Şimdi herkes devletin durumu düzeltmesini bekliyor. Krizi bastırmak için aktarılacak ek fon miktarı en az 500 milyar dolar, 1 trilyon dolara kadar çıkabilir.
Eylül krizi öngörülmeyen bir şey değildi. Morgan Stanley Asia yönetim kurulu başkanı Stephen Roach, çöküş başlamadan 1 Ağustos 2008'de yayınlanan makalesinde ("Pitfalls in a Post Bubble World") krizin ulaşabileceği boyutları değerlendirmişti.
Roach'a göre üç aşamalı bir kriz söz konusu. Biirnci aşama olan ve 2007 yazında başlayan "kredi krizi", mortgage kâğıtları, yapılandırılmış yatırım araçları (SIV'ler), bankalar arası offshore (LIBOR) finansmanı gibi ürün ve yapıları kapsıyor. Roach bu aşamanın önemli bir bölümünün geride kaldığını düşünüyor. Eylülde yaşananlar da göz önüne alındığında, bu aşamanın tamamlanmaya yakın olduğu söylenebilir. İkinci aşama, kredi krizinin reel sektörü etkilemeye başlaması. Roach bu aşamanın henüz başında olduğumuzu ve önümüzdeki iki-üç yıl boyunca büyüme oranlarının yarı yarıya azalarak yüzde 2'de kalacağını tahmin ediyor. Üçüncü aşamayı ise "Amerikalı tüketiciyle dünyanın bağlarının koptuğu, küresel kriz aşaması" olarak tanımlıyor ve bu aşamanın da henüz başında olduğumuzu belirtiyor.
Roach'a göre sorunun merkezinde Amerika'nın "gelir temelli tasarruftan varlık temelli tasarrufa geçişi" var. 1994-2007 arası 14 yıllık dönemde ABD'de harcanabilir kişisel gelir yılda ortalama yüzde 3.2 artarken tüketici talebin yüzde 3.5 artıyor ve 2006 ortasına gelindiğinde gayrımenkulden çekilen "kazançlar" kişisel gelirin yüzde 9'unu oluşturuyor. 2001'de bu oran yüzde 3. 2007'de ABD'de GSYİH'nın yüzde 72'sini tüketim harcamaları oluşturuyor ve bu yılın sonunda hane borçluluğu harcanabilir gelirin yüzde 133'üne ulaşıyor. Aynı süreçte Asya ülkelerinde ise 2007'de ihracatın GSYİH içindeki payı yüzde 45'e ulaşarak rekor kırıyor.
Roach, "Şimdi çöküşe dönüşen patlamanın arkasında, doymak bilmeyen bir ekonomik büyüme iştahı yatıyor. Geliri yetersiz ABD ekonomisi, daha yavaş bir iç talebi reddetti. Bunun yerine, mevcut üretimden kaynaklanan bir gelire dayanmayan, varlık ve borçla finanse edilen büyümeye yöneldi" diyor.
Krizin nedeni "yanlışlar" mı?
"Üretimle ilişkisiz, varlık ve borçla finanse edilen büyümeye yönelen" kim olursa olsun, ister doğrudan Amerikan vatandaşları, ister emlak piyasasında spekülasyon yapan profesyoneller ya da agresif kredi ve borç pazarlamacıları, ayakta kalmış iki yatırım bankasından birinin beyni bir "yanlış"tan söz ediyor: Daha yavaş bir iç talebi "red eden", borçla finanse edilen büyümeye "yönelen" ABD ekonomisi. Eylül krizi bir yanlıştan ya da aklını kullanmayıp rüzgâra kafa tutma durumundan mı kaynaklanıyor?
New York Times'da David Brooks, "Bu yılın başlarında ekonomi dergileri Lehman Brothers ve Merrill Lynch'e yatırım yapmamızı, çünkü bunların hisselerinin fırlayacağını söylüyordu, şimdi ise başka bir güruh var ortada" diyor. "Paradigmada bir kayma yaşandığını söylüyorlar. Mevcut finansal çalkantı, ardına kadar açık küresel kapitalizm döneminin sonuna işaret ediyor. Bugün yaşanan muazzam devlet satın almaları, daha fazla federal müdahale ve daha sıkı kuralların olacağı yeni bir politik dönemin işareti."
Gerçekten de şu anda her şeyin eskisi gibi gitmesi gerektiğini söylemeye cesaret eden tek bir kişi bile yok ortalarda.
CNBC'de "sermayeyi kapitalizme geri verelim" sloganıyla program yapan Larry Kudlow gibi piyasa köktencileri bile en azından şu ünlü "yaratıcı tahribat"tan (uygun olmayanların ayıklanması) söz ediyor.
Uygun olmayan birileri var. Hemen herkese göre bu kesin.
Ama bu, düşünmeyi hiçbir yere götürmüyor. Bir "yanlış" ya da "uygun olmayan" bir şeyler var. Subprime paketleyip satanlar, yani ödenmeme riski çok yüksek olan borcu yatırım kâğıdına çevirip borsaya verenler, onları iyi denetleyemeyenler, onlara gönüllü reklam yapanlar..
Eleştirilerin sertlik derecesi değişiyor, ama herkes bir noktada birleşmiş gibi: Şu anda ağır bir bedel ödenecek, ama hiç olmazsa yanlıştan ders çıkarılıp yola devam edilecek.
Şu gariplik hiç göze batmıyor mu: Üretme işi, Amerikan vatandaşının maliyeti yüksek olduğu için Asya'ya verildi. Aynı Amerikan vatandaşı, yüksek maliyetli oluşu nedeniyle, hem de bu kez maliyetini karşılayacak bir üretici konumundan da mahrumken, daha yüksek kâr arayan sermaye için eşsiz bir arbitraj nesnesi olarak ortaya çıktı. Talepleriyle kârları ve sermaye birikimini baskı altında tutan vatandaş, öyle olduğu için kârları ve birikimi uçurdu. Hiç değilse üç-dört yıl.
Bu biraz garip değil mi?
Sürüler halinde yaşayan, sabah akşam pirince talim eden, günde 12 saat çalışan, sendika kuramayan ve devleti tarafından 1.5 milyarlık tek bir paket halinde çok ucuza pazarlanan Çinlinin kârlılığıyla, milyonlarcasının borcu birkaç paket halinde pazarlanan Amerikan vatandaşının kârlılığı aynı olgunun görüntüleri değil mi?
Sermayenin düşük kârlılığı kabul etmesi gerektiğini ya da arbitrajı illa üretimde araması gerektiğini kim söyleyebilir?
Ayrıca mesele ahlâksızlık, istismar gibi şeylerse, kredi karı piyasasında da bu tür şeyler yoğun biçimde yaşanıyor şu durumda. O piyasada balonun patlamamış olması mı yanlışı doğru yapan?
Rekabetin dışında 107 milyon Amerikalı
Sermaye şimdi şiştikçe şişmiş bir piyasada borcunu bir güzel sattığı Amerikalı emekçiyle üretimde yüksek kârlılık arayışına mı girecek? Sadece doları düşük tutarak? Yeter mi? Hatta Amerikalı emekçiyi taleplerinden, alışkanlıklarından, beklentilerinden caydırmaya, ucuzlatmaya çalışsa bile?
Bugün 134 milyonluk ABD işgücünün en büyük üç diliminde 49 milyon kişi (yüzde 36.3) çalışıyor: En büyük dilimde sekreter, müşteri hizmetleri görevlisi gibi "ofis destek hizmetleri"nde çalışan 23 milyon (yüzde 17.3) kişi var. İkinci dilimde 14 milyon (yüzde 10.6) satış görevlisi olarak, üçüncüde 11 milyon (yüzde 8.4) yeme-içme sektöründe garson, ahçı, bulaşıkçı, kasiyer olarak çalışıyor. Bunların, küresel rekabetle ya da Ricardo'nun "göreceli avantajı"yla uzaktan yakından ilgisi yok.
Nakliyede 10 milyon kişi. Eğitim kurumlarında ve kütüphanelerde 8 milyon. Sağlık pratisyeni ve teknisyeni olarak 7 milyon. İnşaat ve kazıda 7 milyon. İdari hizmetlerde 6 milyon. Tesisat, bakım ve onarımda 5 milyon. Bina ve açık mekân temizliğinde 4 milyon. Sağlık destek hizmetlerinde 4 milyon. Kişisel bakım ve hizmetlerde 3 milyon. Koruyucu hizmetlerde 3 milyon. Toplum hizmetlerinde 2 milyon. Bunların toplamı da yüzde 44.
İşgücünün yüzde 80'i, başka ekonomilere karşı ya hiç ya da çok sınırlı rekabetçilik içeren işlerde çalışıyor.
İmalat, finans, bilişim, mimarlık ve mühendislik, sanat, tasarım, medya, eğlence, spor, hukuk, tarım, balıkçılık ve ormancılık alanlarında çalışanlar, geri kalan yüzde 20'lik rekabetçiler.
100 en büyük ulusötesi finans dışı şirket içindeki 24 ABD merkezli şirketin toplam çalışan sayısı 2.5 milyon. Bunların üçte birinden fazlası, üç şirketin çalışanlarından oluşuyor: Wal-Mart (500 bin çalışan), McDonalds ve Coca-Cola.
Sermayenin çekim alanına girdiği yüksek kâra üşüşmesi ne kadar "yanlış"sa, ABD çalışanlarının üreticilikte rekabetçi olmamaları da o kadar "yanlış".
Kriz şunu gösterdi: Kapitalist sistem için vazgeçilmez olan güçlü devlet ve serbest sermaye. "Tüketim toplumu" denilen şeyin nasıl bir palavra olduğu ise ancak bu kadar net ortaya çıkabilirdi. Üçüncü vazgeçilmez zayıf üreticinin (ucuz emeği toptan satılabilir Çinli, Türk, Hintli, Endonezyalı) yanında rekabetçi üretmeyen tüketici (borcu toptan satılabilir ABD vatandaşı), herhalde ancak dönemsel bir unsur.
Stephen Roach, ABD'nin üretimiyle yeniden rekabetçi olması ve ihracatla büyümesi konusunda şöyle diyor: "Her şey mümkün, ama bir ABD ihracat rönesansı yaşanacağına dair kuşkularım var - özellikle onlarca yıl boyunca Amerika'nın imalat ve ihracat tabanının içi oyulduktan hemen sonra. Bir zamanlar 'ebediyen kaybedilen' işler ve sektörler öyle bir gecede tekrar ortaya çıkmaz. ABD'nin çok daha yavaş bir yönelimde olması gerektiğini düşünüyorum; GSYİH büyümesi son 13 yılın trendi olan ortalama 3.2'den önümüzdeki 2-3 yıl boyunca ya da daha uzun bir süre yüzde 2'nin altına inecek gibi görünüyor."
Eylülün ilk günü, henüz çöküş başlamadan Taraf gazetesinde Ümit İzmen şöyle diyordu ("Küreselleşme hoptirinam"):
"Varolan dünyanın somut gerçekliği olan küreselleşmeyi veri almak durumundayız. Küreselleşme sürecini geriye döndürmeye hiç bir ülkenin tek başına gücünün yetmeyeceği ortada. Dünya ekonomisine entegre olarak üretimini ve gelirini artıran, vatandaşlarının yaşam koşullarını iyileştiren ülkelerde küresel ekonominin gerçekleri hayatın doğal parçası olmuş. Rüzgârla kavga etmek değil, rüzgâra göre yelken açmak aslolan."
Durum gerçekten böyle özetlenebilecekse, vatandaşlarının yaşam koşullarını iyilştirmediğine göre ya ABD rüzgâra göre yelken açmamış ya da rüzgâra göre yelken açınca tersi oluyor.
(1) Amerikan Hazine tahvilleri devlet için bir borçlanma aracı olduğu kadar güvenli bir yatırım aracı olma özelliğini taşıyor. Bu, genel anlamda dünyadaki bütün devletler ve hazine tahvilleri için geçerli. Ama diğerleri ne ölçek olarak, ne de bir küresel yatırım aracı olarak Amerikan tahvillerine yaklaşabiliyor. Şöyle denebilir: Kapitalist sistemin yaygınlaşmasında 300 yıl önce Londra Borsası'na hayat veren İngiliz devlet borcunun rolü neyse, yıllardır Amerikan devlet borcu da sistem için benzer bir rol, bir tür "dalgalı sularda çapa" rolü oynuyor.