Giriş
Makaleler
Seyir Defteri
Şeyler
Arşiv
Bağlantılar
...
...
DTP milletvekili (Mardin) Ahmet Türk'ün
13 Kasım 2009'da TBMM'de yaptığı konuşma
...
Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; ülkemizi doğrudan ilgilendiren, etkileyen ve etkileyecek olan, son derece ciddi, bölgesel ve küresel gelişmelerin yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. Böylesi bir dönemde, ismi konulmamış olsa da Kürt sorunu gibi temel bir sorunu Meclis çatısı altında tartışmayı önemli buluyoruz. Bu tarihî oturumda partimizin görüşlerini sizlerle paylaşmaya başlamadan önce yüce heyetinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, hiç şüphesiz ki bugün cumhuriyet tarihinin en önemli, en sancılı, en fazla acılara ve kayıplara yol açan, bu nedenle en dramatik konusunu ve elbette ki en büyük sorununu yani Kürt sorununu konuşuyoruz. Demokratik Toplum Partisi olarak soruna nereden ve nasıl baktığımızı, çözüm konusundaki düşüncelerimizi sizlerle ve değerli kamuoyuyla paylaşmak istiyorum.

Kürt sorununun ortaya çıkması, büyümesi, derinleşmesi ve sonuçta çözümsüz bir hâl alması devletin hatalarıyla doğrudan bağlantılıdır. Sorunun bu hâle gelmesi elbette ki uluslararası sistemden ve güç dengelerinden de bağımsız ele alınamaz. Kapitalizmin son otuz yıldaki küreselleşme çabalarının önemli ölçüde başarıya ulaştığını da, aslında emperyalizmin en vahşi hâlini ifade eden yeni dünya düzenini de göz ardı edemeyiz. Neopolitikalar nedeniyle artık ekonomik alandan kültürel alana, inançlarımızdan ahlak anlayışımıza, toplumsal değerlerimizden doğaya kadar hayatımızın her alanı tehdit altındadır. Modern dünya sisteminin bu evresi hiçbir ahlaki değeri tanımıyor, binlerce yıllık insanlık değerlerini ve birikimlerini bir bir yok ediyor; toplumsal ilişkiler değer yargılarından arındırılıyor, bireyi ve toplumu teslim almaya çalışıyor ve bütün bunlar, daha fazla kazanç, daha fazla kâr etme uğruna yapılıyor.

Bu sistemin ülkemizi temelden etkilediğini görmeden hiçbir temel sorunumuzu bilince çıkaramayız. Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra âdeta akıl tutulması yaşayan dünya sisteminin her şeye güvenlik eksenli bakan yaklaşımları, ülkemizdeki iktidarları ve devlet zihniyetini de derinden etkilemiştir.

Saygıdeğer milletvekilleri, bugün "Kürt sorunu" olarak tanımladığımız sorunun bu uluslararası gelişmelerden bağımsız ele alınması mümkün değildir. Hiç şüphesiz ki Türkiye'nin kendi içinde ve iç dinamikleriyle çözmesi gereken bir sorundur. Ancak bu durum, konuyu dış dünyadan yalıtarak ele alma lüksüne ya da hatasına düşmememiz gerekir. Buradaki en ince nokta, hangi yaklaşımın bu uluslararası sisteme hizmet ettiği hususudur. Yani farklılıkları inkâr ederek veya Kürt sorununu inkâr ederek mi bu sisteme hizmet etmiş olursunuz yoksa ülkeye demokrasiyi hâkim kılıp vatandaşların demokratik haklarını güvence altına alarak mı onurlu ve özgür bir duruşu sergileriz? Bize göre, farklılıkların inkârı ve demokrasi yoksunluğu, ülkeyi uluslararası sistemin sömürüsüne ve istismarına açık hâle getirecektir. Bu, temel bir paradigma farkıdır. Yıllardır emperyalizme karşı mücadele ettiğini sananların birçoğu bile, Kürt sorunundaki yaklaşım hataları nedeniyle, bunların değirmenlerine su taşıdığını fark etmedi. Bazıları da "ülkenin birliğini ve bütünlüğünü koruma" adı altında yapılan hataların Türkiye'yi adım adım bunlara teslim ettiğini göremedi. Kürt sorunu ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan savaş gerçeğinin nerelerden beslendiği konusunda sürekli yanlış değerlendirmeler yapıldı. Bu yanlışlar toplumun önemli bir kesimine de benimsetildi ve sonuçta kamuoyu yanıltılarak "terörle mücadele" adı altında derin acılara yol açan örtülü bir savaş yürütüldü. Bu çatışma dönemlerinde bölgede yaşanan insan hakları ihlallerinin Türkiye'nin tamamında ve dünya kamuoyunda duyulmaması için özel gayretler gösterildi. Yaşanan faili meçhul cinayetler, işkenceler, infazlar, gözaltında kayıplar, köy yakma ve boşaltmalar, haksız gözaltı ve tutuklamalar ve daha niceleri, sıkıyönetim ve olağanüstü hâl hukuku gerekçe gösterilerek gizlenmeye çalışıldı. Bunları yazan gazeteciler, aydınlar öldürüldü, tutuklandı, gazete binaları bombalandı. Milletvekilimiz gözlerimizin önünde kontrgerilla tarafından öldürüldü, iş adamları bir bir kaçırılıp infaz edildi. Bu cinayeti işleyenler elini kolunu sallayarak dolaştı. Bütün amaç, psikolojik savaş çerçevesinde, orada yaşananların Fırat'ın doğusunda kalmasını sağlamaya yönelikti. Bugün geldiğimiz aşamada görüyoruz ki bugün bu konuda kısmen başarılı olunmuştur. Yani bir dönem bölgede yaşanan gerçeklerden yurttaşlarımızın önemli bir kısmının hâlen bilgisi yoktu. Fakat bölgede yaşayanlar bunun hem canlı tanığı hem de mağdurlarıdır. Bu durum, Türkiye'nin doğusu ve batısı arasında inanılmaz bir duygu ve algı farklılığını yaratmıştır. Bunu gidermenin tek yolu da Kürt sorunundaki tarihî ve güncel gerçeklerin bütün kamuoyuna açıklanmamasından kaynaklanmaktadır. Resmî tarihe dur denilerek halkın gerçek tarihinin açığa çıkarılması büyük bir zorunluluktur artık. Bu şekilde, kamuoyunun konu hakkındaki bilgi eksikliği giderilmiş olacaktır. Bu yeni bilinç hem kucaklaşmayı kolaylaştıracak hem de çözümün barış, demokrasi ve kardeşlik temelinde inşasının teminatı olacaktır. Geçmiş dönemlerde de hükûmetler bazı hataların yapıldığın kabul ettiler fakat bu hataların neler olduğunu, nereden kaynaklandığını bir türlü gündeme getirmediler.

Değerli milletvekilleri, Orta Doğu'nun en eski kavimlerinden biri olan ve Türklerin Anadolu'ya geldiği günden bu yana ilişki kurup ittifaklar geliştirdiği Kürt halkı bir anda tarih sahnesinden çıkarıldı. Bir oldubittiyle bu halkın yok sayılabileceği düşünüldü. Özel tedbirler ve politikalar ile asimilasyoncu yaklaşım hayata geçirildi. Bütün bunlar tek etnik kimliğe dayalı ulus yaratma projesinin parçaları olarak tasarlandı, ancak bunun başarılı olmaması hâlinde yol açabileceği tehlikeler görülmedi. Sonuçta bu proje tutmadı ve maalesef ki sonuçları günümüze kadar büyük acılar yaratan bir soruna dönüştü. Devletin bu politikaları hayata geçirmede ısrarı ve kullandığı baskıcı şiddet yöntemleri isyanları doğurdu, bu defa devlet bu isyanları bastırmak için en şiddetli yollara başvurdu. Şeyh Said isyanı, Ağrı ve Dersim olayları da doğru okunamadı. Bozulan düzeni yeniden tesis etme adına akıl almaz baskılar, katliamlar uygulandı. Peki sorun çözüldü mü? Size bir iki örnek vermeden geçemeyeceğim.

Dönemin erkânıharbiye kurumunun hükûmete sunduğu raporda "Dersimli okşamakla kazanılmaz, silahlı kuvvetin müdahalesi Dersimliyi daha da çok etkileyecektir, ıslahını beraberinde getirecektir" demiş.

Munzur suyunun nasıl kızıla boyandığı resmî tarihçiler tarafından yazılmamış olmasa da, halk tarafından kuşaktan kuşağa aktarılan gerçekler sayesinde bugün hâlen tartışılıyor, konuşuluyor.

Düzenin niye bozulduğunun üstünde durulmadı, araştırılmadı. O dönemlerde yaşananların üstü örtüldüğü yetmezmiş gibi, bugün bile aynı zihniyetin temsilcileri çıkıp bu yöntemleri bir daha uygulamaktan söz etme cesaretini gösterebiliyorlar. O dönemin sorumlu siyasetçilerini nasıl etkisiz hâle getirdilerse, şimdi de bu mantığı aynen devam ettirmek isteyenler olduğunu çok iyi görüyoruz.

Şunun açıkça bilinmesi gerekir ki bir daha böylesi hiçbir zihniyetin toplumumuza benzer acıları yaşatmaya gücü yetmeyecektir. Katliamcı politikaları Hükûmete açıkça bir çözüm yöntemi olarak önerenler bunun hesabını halkımıza verecektir. Bundan emin olmanızı istiyorum.

Değerli milletvekilleri, o dönemlerde sorunların üstüne şiddetle gidildi. Tepkilerin nedenleri doğru analiz edilmedi. Demokratikleşme hamleleriyle yaklaşılmadı. Bunlar yapılmış olsaydı bugün 40 bin ölüden, binlerce faili meçhul cinayetten bahsetmeyecektik. Boşaltılmış 3 bin köyden, göçe zorlanan milyonlardan, yitip giden yüzlerce milyar dolardan söz etmeyecektik. Taş attığı için hapislere tıkılan yüzlerce çocuğun dramıyla yüz yüze kalmayacaktık.

İşte tam bu noktada PKK'nin bir sonuç olduğunu ifade etmek istiyorum. Devletin ve hükûmetlerin siyasal hataları neticesinde ortaya çıkmış bir sonuçtur ancak devlet bu sonucu ortadan kaldırmayı bir çözüm politikası olarak benimsediği için sorunun nedenleri hiçbir zaman ele alınamamıştır. Bize göre temel yanılgı ve yaklaşımlar bundan kaynaklanmaktadır.

Kimi çevreler ise aslında Kürtlerin herhangi bir sorununun olmadığını, bu talepleri dış güçlerin ürettiğini, herkesin eşit yurttaş olarak bu ülkede yaşadığını savunarak sorunu görmemeyi tercih etmiştir.

Değerli milletvekilleri, bu ülkede, Kürtlerin eşit yurttaş olduğunu ve hiçbir sorunlarının bulunmadığını ileri sürenler, bin yıllık kardeşlikten dem vuranlar için de bir iki örnek vermek istiyorum. Bu kardeşlik nasıl yürüdü, görelim.

Tarih 21 Eylül 1930. Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt şöyle söylüyor: "Türk, bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır: Hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsin." diyor.

Yine, 1935'te, İsmet İnönü'nün Şark Raporu'nda, Kürtlerin nasıl asimile edileceğini, yerlerinden yurtlarından nasıl göç etmek zorunda kalacaklarını, nüfus ve iskân planlarını ayrıntılı bir şekilde dile getiriyor.

Bunların hepsi devlet politikası olarak harfiyen yerine getirilmiştir. Başka bir örnek daha: 1960 askerî darbesini yapan -ki ilerici olarak görenlere ve anlatanlara söylüyorum özellikle- Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, darbe sonrası çıktığı yurt gezilerinde "Kim ki size 'siz Kürtsünüz' derse yüzüne tükürün." diyerek Kürtleri aşağılamıştır.

Geliyoruz 1994 yılına. Anayasa ve Adalet Karma Komisyonu Başkanı, aynı zamanda eski Dışişleri Bakanı ve Büyükelçi Coşkun Kırca, DEP'lilerin dokunulmazlığı kaldırılırken aynı mantığı dile getirdi ve Mahmut Esat Bozkurt'un sözlerini tekrarladıktan sonra, "Bu ülkede Türk olmayanların yalnızca susma hakkı vardır." dedi.

İşte, bazıları kardeşlik edebiyatını bu şekilde yaptı. Bir zihniyetin anlaşılması için bu örnekleri vermek zorunda kaldım.

Değerli milletvekilleri, eğer eşit yurttaş olduğumuzu, hiçbir sorunumuzun olmadığını iddia ediyorsanız, lütfen, biraz empati yapın. Bir an düşünün, birileri çıksa ve "Yeryüzünde Türkçe diye bir dil yoktur." dese ve tek kelime Kürtçe bilmeyen sizin çocuğunuza zorla Kürtçe eğitim yaptırsa, kendinizi eşit yurttaş olarak hissedebilir misiniz bu ülkede? Bu haksızlığa karşı çıkmazsanız insanlık onurunuzu koruyabilir misiniz? Eminim bunun düşüncesi bile bazılarınızın tüylerini diken diken ediyordur. İnsanın kendi ülkesinde, kendi ana vatanında, kendi devleti tarafından dilinin inkâr edilmesi, yasaklanması, yok sayılması nasıl bir travma yaratır, bunu anlayabilir misiniz? İşte, düşüncesi bile sizin tüylerinizi diken diken eden bu trajediyi biz yıllardır yaşıyoruz. Hiç değilse, onurumuzu korumak için bu politikalara karşı çıkıyoruz.

Değerli milletvekilleri, Türk halkının bir tarihi, bir kültürü, medeniyeti olduğu inkâr edilmeyen bir gerçektir. Şüphesiz ki, bu tarihine, kültürüne sahip çıkması da, onur duyması da en temel hakkıdır. Ancak, aynı şekilde, Kürtlerin de bir tarihinin, kültürünün, edebiyatının ve sanatının olduğu da inkâr edilmez bir gerçektir. Kültürlerin tümünün yan yana, barış içinde, birbirine saygı temelinde yaklaşması bir erdem örneği olur, kaldı ki, bu örnekler tarihimizde vardır. Görkemli uygarlıklar bu şekilde ortaya çıkmıştır. Türk'üyle, Kürt'üyle, Laz'ıyla, Çerkez'iyle, Alevi'si, Sünni'siyle binlerce çiçeklik bahçeyi kurutup tek çiçeğe dönüştürmeyi savunmanın hiçbir makul gerekçesi olamaz. Bu nedenle bir kez daha ifade ediyorum: Bu mesele bir Türk-Kürt meselesi değildir, Türk halkına karşı bir tutum da değildir, asimilasyon politikalarına karşı bir tutumdur. Bunun doğru anlaşılması gerekir.

İnkâr edilmiş, yok sayılmış bir dili ve kültürü savunmayı da etnik milliyetçilik olarak tanımlayanları ve bunu söyleyenleri de halkın vicdanına bırakıyoruz. Ortada resmî olarak kabul edilmiş bir etnik kimlik bile yokken "Bu kimlik vardır." demenin neresi milliyetçiliktir, neresi ırkçılıktır? Asıl etnik milliyetçiler, vatandaşlarına tek etnik kimliği dayatanlardır, iğneyi kendine batırmayıp da çuvaldızı bize batıranlardır. "Kürt diye bir halk yoktur. Bunlar dağlarda karda yürürken çıkardıkları kart kurt sesleri nedeniyle 'Kürt' olarak adlandırılan dağ Türkleridir." çarpıtması bile üniversitelerde tez olarak okutuldu. Bugün bile bir tek devlet yetkilisi çıkıp da geçmişte yapılmış bu hatalardan dolayı bütün vatandaşlardan özür dileme erdemini gösterememiştir.

Peki, bunca hata, inkâr, baskı, sindirme girişimi, işkence, cezaevleri, operasyonlar sorunun çözümüne en küçük bir katkı sundu mu?Sorunun giderek büyümesine ve içinden çıkılmaz bir hâle gelmesine neden olan bu uygulamalar değil midir? Bu yanlış politikalar kim adına, kimden alınmış yetkilerle uygulandı? Kimse bunun hesabını sorabildi mi? Bölge halkı gördüğü zulmü şikâyet edecek bir tek savcı, bir hâkim, bir vali, bir kaymakam bile bulamadı. Çünkü ya hepsi bir çarkın zorunlu parçasıydı ya da korkudan susmak zorunda kaldılar. Vicdanen zorlanıp bu politikalara karşı çıkanlar da sürgün edildiler. Bu kirli politikaların devlet içinde devletçikler oluşturduğunu belki birileriniz yeni fark ediyordur, ancak, biz yirmi yıldır bunu söylüyoruz. Hatta ilginçtir, o dönemlerde "Derin devlet." demek bile suçtu ve bu kavram nedeniyle yargılandığımız dosyalar oldu. Susurluk, Şemdinli, Ergenekon ortaya çıkmadan önce biz bunların namlularını ensemizde hissederek yaşamaya gayret gösterdik.

Değerli arkadaşlar, şimdi bütün bu mağduriyetleri ifade etmeye neden gerek duydum? Şunun içindir: Yıllardır devletin arkasında kamu gücü ve medya desteğiyle gerçekler çarpıtıldı, Türkiye kamuoyuna çarpıtılarak aktarıldı. Bu nedenle, Kürt sorununun ortaya çıkışı ile sonrasında yaşanan gelişmelerin ve acıların da karşılıklı olduğu anlaşılmadı. Benim bu yaşananları kısaca özetlememin nedeni, hiç şüphesiz ki, asla acıları kaşımak ya da yarıştırmak değildir. Bölge halkının barış sevincinin bile anlaşılmamış olmasının ısrarla şov gibi, zafer havası gibi gösterilmesinin nedeni de işte bu algı farklılığından kaynaklanmaktadır. Bölge halkının barış ve demokrasiyi ne kadar büyük bir hasretle sahipleneceğini görmek birilerini ürkütebilir fakat inanınız ki, barış işte bu kadar gerçek ve bu kadar elle tutulabilir bir şeydir. Ben şuna inanıyorum: Eğer geçmişimizle gerçek bir yüzleşme sağlayamazsak gelecek için birbirimize güvenemeyiz. Bu politikalar geçmişte yaşandığı düzeyde kabaca olmasa da günümüzde inceltilmiş bir şekilde halen yürütülmektedir.

Bu ülke doğusuyla, batısıyla, kuzeyiyle, güneyiyle neredeyse her gün ortak bir acıyı yaşadı. Cenazelerin gitmediği hemen hemen tek köy, tek kasaba kalmadı. Bütün bunlara rağmen halkın barışta ısrarcı olmasını bir erdem olarak görüyoruz. Halklar arasında bir etnik çatışmanın yaşanmamış olmasını bir kazanım olarak değerlendiriyoruz. Her türlü ırkçı, faşizan tahriklere rağmen halkların bir arada ve barış içerisinde yaşama arzusunu koruyor olmasını büyük bir saygıyla karşılıyoruz. Biz bu inkârcı politikalara karşı çıkarken de halkı suçlamıyoruz. Bunlardan, yaşananlardan da hiçbir zaman sorumlu tutmadık, tutmuyoruz, tutamayız da, çünkü biliyoruz ki bu inkârcı, asimilasyoncu politikaları üreten ve uygulayan halk değildir, devleti ele geçirmeyi başaran ittihatçı ekip ve onun ardılı olan zihniyetlerdir.

Değerli milletvekilleri, yaşadığımız sorunun siyasal, sosyal ve kültürel boyutları kadar ekonomik boyutu da çok ciddidir ve trajiktir. Bölge halkının yaşadığı yoksulluk insanlığımızı zorlayacak düzeydedir. Eğer bugün insanlar her gün açlıktan ölmüyorsa bunun nedeni toplumdaki dayanışma kültürüdür. Yoksa hiç şüpheniz olmasın ki her gün onlarca insan açlıktan ölebilecek duruma gelmiştir.

Bu durumu öyle, "Efendim, şiddet vardı, yatırım yapılmadı." diyerek geçiştiremezsiniz. Bakınız, 1940-1980 yılları arasında bölgede bırakın silahlı hareketleri, doğru dürüst bir siyasi hareket bile yoktu ancak baktığımızda, o dönemde bile bölgeye gerek devlet yatırımı gerekse de özel yatırım Türkiye ortalamasının kat kat altındaydı. Dolayısıyla, bölgenin geri bırakılmışlığının nedeni bugün yaşanan şiddet olayları ile ilgili değildir. "Tabii ki hiçbir etkisi olmamıştır." demek istemiyorum, vardır ancak devletin birçok raporunda da ortaya çıktığı gibi, bilinçli bir ihmal ve ayrımcı politikalar sonucudur. Son dönemlerde hükûmetlerin bu konulardaki sınırlı girişimleri de bu politikanın kırılmasına yetmemiştir.

Demokrasi ekonomisiz, ekonomi demokrasisiz olmaz. Ekonomik kalkınma hedefleriyle birleşmeyen hiçbir demokratikleşme hamlesi kalıcı ya da anlamlı olamaz. Bu nedenle, demokratikleşme sürecinin en önemli ayaklarından biri bölgeler arası gelişmişlik farklarının ortadan kaldırılmasıdır. Devlet eliyle ve devlet destekli yatırımlar ile bölge ekonomisi canlandırılmalıdır.

Değerli milletvekilleri, bir daha altını çizerek vurgulamak istiyorum. Bu bir Kürt-Türk çatışması değildir. Sorun, Kürtlere başta olmak üzere, vatandaşlarına demokrasiyi, özgürlükleri çok gören resmî devlet ideolojisi sorunudur. Bu ülkede demokrasi ihtiyacı olan sadece Kürtler de değildir. Ülkede "Türk" kavramı ve "Türk milleti" tanımı bile bu resmî ideoloji tarafından özünden boşaltılmıştır.

Ülkenin bütün vatandaşları demokrasi yoksulluğunun mağdurlarıdır ve elbette ki demokratik açılım bir bütün olarak Türkiye Cumhuriyetinin demokrasi çatısını yükseltmeyi hedeflemelidir, demokrasiyi halka taşımayı öngörmelidir. Ülkeyi uluslararası sömürücü sermayenin ve güçlerin baskısından kurtarmanın tek yolu da, demokratik toplum düzenidir. Bu vesileyle, siyasi irade, var olan realiteden hareket ederek, yalnızca Kürtlerin değil, ülkede bütün farklılıkların haklarını güvence altına almalıdır. Kimliklerin, dillerin, kültürlerin kendini özgürce, korkmadan, baskılanmadan ifade etmesi ülkeyi bölmez, tam tersine ülkeye aidiyet bağlarını güçlendirir. Asıl bölünme tehlikesi, kimliklerin inkârı ve bastırılması üzerine ortaya çıkar. Hiç kimse bu ülkedeki farklı kimlikleri bir ayrışma veya bir çatışma nedeni olarak görmemeli, göstermemelidir.

Artık, içi boşaltılmış bir kardeşlik söyleminin de, ırkçılığı körükleyen politikaların da birliğe hizmet etmediğinin halkımız tarafından görüldüğünün anlaşılması gerekir. Yoksa, karşılıklı hakaretlerle ve ağır ithamlarla, bu tarihi sorun karşısında, yüzümüzün akıyla çıkmak mümkün olamaz. Sorumlu ve ortak siyasi aklı ortaya çıkarmak zorundayız. Değerli milletvekilleri, bugün geldiğimiz noktadaki durum eski zihniyetten bir kopuş yaşanmadığı için maalesef yeterince ilerlemiyor. Devletin zihniyet dünyasında en küçük bir değişiklik yaratılmazken birkaç yönetmelik ve idari tedbirlerle sorunu sürdürebilir bir noktada tutma yaklaşımının da doğru olmadığını ifade etmek istiyorum. 1980 askerî darbesinin ürünü cunta Anayasası'nı değiştirmeyi gündemine alamayan bir çözüm yaklaşımı önceki inkâr yaklaşımlarından özü itibarıyla ne kadar farklı olabilir? Güçlü ve özerk yerel yönetimler modelini tartışmayı bile hakaret sayan bir anlayış demokrasiyi nasıl kalıcı hâle getirebilir? Bir halkın kendi dilinde eğitim yapmasını bölücülük olarak değerlendiren bir siyasi anlayışın asimilasyon politikalarından vazgeçtiğini söylemek mümkün olur mu?

Hükûmetin amacı, sorunu kalıcı bir şekilde ve demokratik bütün olarak hayata geçirecek ve bunu çözmeye yönelik bir planı var mıdır, yoksa bu sorunla bir müddet daha yaşamaya devam etmek yani sorunu katlanabilir bir düzeye çekmek midir? Bu konularda Hükûmet acilen netleşmelidir. Zamanı bu şekilde hoyratça kullanmayı bırakıp meseleye ciddi yaklaştığını bütün kamuoyuna göstermelidir. Biz gelinen aşamada "Artık yeter." diyoruz. Bir tarihsel kısır döngüye bir son vermek için ciddi ve cesur yaklaşımlar görmek istiyoruz. Bu sorunun kalıcı bir çözüme kavuşmasının engellenmesinin kimlere nasıl yaradığının vicdanlı bir şekilde sorgulanmasını bekliyoruz. Bu sorgulamayı yapmayan hiçbir zihniyetin eskisinden farklı olmayacağını ve sorunu çözemeyeceğini düşünüyoruz. Uluslararası oyunları bozmanın ve boşa çıkarmanın tek yolu demokratikleşmeden geçer. Kendi aramızda, kendimize uygun bir modelle birlik içerisinde çözmenin dışında bir seçenek yoktur. Bunun için birbirimize güvenmek, bu güveni tesis etmek dışında bir yol da yoktur. Bu sorunumuzu çözemezsek, kimse gelip bizim sorunlarımızı çözemez. Belki çözülsün de istemez. Hepimiz biliyoruz ki, demokrasisini kendi öz gücüyle güçlendirmeyen hiçbir toplum esaretten kurtulamaz.

Değerli milletvekilleri, farklılıkların ve hakların demokrasi çerçevesinde güvenceye alınması Türkiye'nin zararına değildir ancak bugünkü gibi etnisiteye dayalı millet anlayışını diğer kimlikleri yok etme pahasına bir dayatma olarak ortaya koyarsanız buradan bütünleşme çıkaramazsınız. Bunun sosyolojik olarak da mümkün olmadığı, bilime aykırı olduğu ortadadır. Bu etnisiteye dayalı tekçi dayatmaların toplumsal yapımıza uymadığı da, uymayacağı da ve bu anlayışın Türkiye'yi zayıf düşürüp küresel güçlerin tuzağına ittiğini de kabul etmek zorundayız. Bizi bir arada tutan yeterince ortak değerlerimiz vardır, var olmaya da devam eder. Hiç kimsenin bayrakla, sınırlarla bir sorunu yoktur, olamaz, Ülkenin ortak dili Türkçe'dir, Türkçe olmaya da devam eder. Hatta kendi ana dilinde eğitim yapacak olanlar için Türkçe ortak iletişim dili olarak korunur. Bizi bir arada tutan tek değeri "etnik kimlik" olarak dayatırsanız eğer, bu yanlış bir yaklaşım olur. Bunun adı da "çözümsüzlükte ısrar" olur. Bu şekilde ülkeye de, ülkenin kültürel zenginliklerine de, hatta Türklüğe de zarar verirsiniz. Türkiye'nin demokrasi dışında başka bir çıkış yolu kalmamıştır. Demokrasinin ülkemize zarar getireceğini söylemek de kimsenin savunabileceği bir şey değildir. Bugünden sonra yapmamız gereken şey demokrasi etrafında birleşerek bütün toplumsal, siyasal ve kültürel sorunlarımızı çözmek olmalıdır. O noktaya doğru gidebilmek için de Meclisimizin barış ve demokratik çözüm kararı alabilmesi gerekir. Bu görev herkesten önce yüce Meclisin omuzlarındadır.

Değerli arkadaşlar, AK PARTİ Hükûmetinin "Kürt açılımı" adıyla başlattığı, sonunda da "Millî Birlik Projesi" adına karar kıldığı süreç anlatmaya çalıştığım çözüm zihniyetinden uzaktır. "Hükûmet şundan emir aldı, bu bir dış dayatmadır, ABD projesidir." diyerek Hükûmeti küçük düşürmeyi de doğru bulmuyoruz. İzah etmeye çalıştığım gibi Kürt sorunu dış politikadan bağımsız ele alınması mümkün olmayan bir konudur. Önemli olan, bu sorunu çözerken halkı ve ülkeyi mi esas alacağız yoksa dış güçlerin çıkarını mı dikkate alacağız noktasıdır. ABD, Avrupa eğer bu sorunun demokratik barışçıl çözümüne katkı sunacaklarsa "Tamam." diyelim. Yok, eğer bu bir dayatma ve yeniden çatıştırmaya götürecekse o hâlde bunlara "Gölge etmeyin, başka ihsan istemez." diyebilmeliyiz. Bu gücü de halktan ve Meclisten alabilmeliyiz.

Değerli milletvekilleri, biz Demokratik Toplum Partisi olarak bu sürece başından bu yana yapıcı katkı sunmaya gayret ettik. Hükûmetin somut tek bir projesi, tek bir adımı olmamasına rağmen, bizi ısrarla sürecin dışına itme gayretlerine rağmen umutlarımızı yitirmedik. En azından, sorunun artık orduya havale edilmemesi umuduyla siyasal alanda bizlerin sorumluluğunda kalması ve bu vesileyle ölümlerin durması adına bu süreci destekledik, desteklemeye devam ediyoruz. Ancak Hükûmetin askerî operasyonlardaki ısrarı ve meseleyi güvenlik boyutunun ötesine taşıyamamış olması, ölümleri durdurmadığı gibi, süreci de ilerletememiştir. Bazıları da sorunlara siyasal çözümler aramayı ihanet gibi sunmuş, ordudan medet ummak dışında en küçük bir arayışın içinde bile olamamıştır. Biz şuna inanıyoruz: Eğer ciddi bir çözüm yaklaşımı gösterilirse, silahlar üç ay içinde Türkiye'nin gündeminden kalkabilir. Bu meselede canı yanmayanlar, yüreği dağlanmayanlar rahat olabilirler ancak hiç kimse bize bir daha bu acıları yaşatma hakkına sahip değildir ve bundan sonra da olamayacaktır. Bizler siyasi ve ekonomik rantları için bu acıların sürmesini isteyenlere karşı demokrasi mücadelemizi sürdürdük, bundan sonra da kararlı bir biçimde sürdürmeye devam edeceğiz.

Değerli milletvekilleri, ülkenin bu en temel sorununu demokratik, siyasal bir çözüme kavuşturmak için Türkiye Büyük Millet Meclisinde bulunan bütün partilerin temsil edileceği bir komisyon kurmayı yüce heyetinize öneriyoruz. Madem bu sorun bizim sorunumuzdur, madem çözümünü de biz kendimiz bulacağız, o hâlde Hükûmet bu süreci artık kapalı kapılar ardında yürütüp süreci bulandırmak yerine Meclise teslim etmelidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi bu soruna bulacağı ortak siyasi akılla 72 milyon yurttaşa yakışır bir demokratik temsiliyet gücünü ortaya koymalıdır. Bu sayede rüştünü ispatlama şansına sahip olacaktır. Vesayetten kurtularak liyakatini ve gerçek bir demokrasiye sahip olduğunu bu soruna somut bir çözüm getirerek bütün dünyaya ispatlayabilecektir. Kurulacak bir komisyon ters yüz edilmiş tarih anlayışını sorgulayarak gerçekleri açığa çıkartabilmedir. Hakikatleri araştırıp kimin, nerede, hangi hataları yaptığını, ülkenin hangi dönemeçlerde zayıflatılıp teslim alınmaya çalışıldığını ortaya çıkarmalıdır. Biliyoruz ki, geçmişle yüzleşme noktasında cesur olmadan cumhuriyeti elitlerin işgalinden kurtarıp demokratik bir hâle getiremeyiz.

Meclisin iradesi, bilgisi ve denetimi dâhilinde kamuoyunun gözü önünde açık bir süreç işlemelidir, işletilmelidir. Bu komisyon sorunu anlayıp doğru, gerçekçi ve kalıcı bir çözümü ortaya koyabilmelidir. Bunun için değişik çevreleri dinleyebilmeli, etkileşim ve diyalog içinde olabilmelidir. Toplumun vicdanını temsil eden aydınlarla sürekli görüşmeler yapabilmelidir. Türkiye kamuoyunun Kürt sorunuyla ilgili yaşanan bütün geçekleri bilmeye hakkı vardır. Bu gerçekleri bilmeden kamuoyunun süreci desteklemesini beklemek hayalcilik olur. Dolayısıyla komisyonun bu görevi de kamuoyunu doğru bilgilendirmek olmalıdır. Böylesi bir çalışmanın sonucunda ortaya çıkacak demokratik çözüm önerileri hepimize güç verir. Kazanan Türkiye olur. Türkiye'nin kazanması, Türkiye'nin demokratikleşmesi, Ortadoğu'da barışın ve demokrasinin gelişmesinin önünü açar. Kürt sorununu çözen bir Türkiye, bölgesinde demokratikleşmeye öncülük eder. Hem Türkiye hem de Orta Doğu'da yaşanan insanlık dışı acılar ortadan kalkar. Türkiye'nin demokratikleşmesi demek Orta Doğu'nun demokratikleşmesi demek olur.

Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; biz, bu dönemde ortaya konulan yaklaşımların darlığına rağmen umutsuz değiliz. Toplumsal barış, demokrasi ve özgürlükler bizim sadece siyasi söylemimiz değil, yaşam gerekçemizdir. Ortada bu kadar tarihî gerçekler ve yaşanmış acılar varken "ben meseleyi askerî operasyonlarla çözerim" diyen bir politikacı çözümsüzlüğe hizmet eder. Üstlendiğimiz sorumluluk gereği, bırakın tek bir yurttaşımızın ölmesini, burnunun kanaması bile makamlarımız kıyaslanmayacak kadar değerlidir. Biz, barış için koltuklarımızdan değil, canımızdan vazgeçmeye hazırız. Bunu daha önce de dile getirmiştim. Bu noktada zerre kadar sapmadan barış mücadelemizi sürdürdük, sürdürmeye devam edeceğiz. Haklılığımız ve meşruluğumuz sayesinde başaracağımızdan da eminiz. Hükûmeti de muhalefeti de bu tarihî dönemde kandırma, aldatma politikalarını bir kenara bırakarak sorunu ciddiyetle ele almaya çağırıyoruz. Tarih karşısında onurlu bir yere sahip olmak her siyasetçiye nasip olmaz. Gelin bu onuru hep birlikte paylaşarak, çocuklarımıza barış ve huzur içinde yaşanacak bir gelecek armağan edelim. Bizler bugün varız yarın yoğuz ama halklarımız hep var olacak, bizi ya minnetle ya da öfkeyle anacaktır. Gelip hep beraber sorumluluk alalım, bu sorunları çözelim ki gelecek kuşaklar bizi minnet ve şükranla ansınlar.

Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; sabırla dinlediğiniz için yüce heyetinize en içten saygı ve sevgilerimi sunuyorum.

Teşekkür ediyorum Sayın Başkan, sağ olun.

Kaynak: TBMM Web sitesi

...